Hicri yılımızın başında ve miladi yılımızın da sonundayız. Yani harcadığımız yılların tam bir muhasebesini yapma günlerindeyiz.
Tükettiğimiz yıllardan bize ne kaldı, bu gidişle tüketeceğimiz yıllardan ne kalacak? Dini hayatımızda bir gelişme ve ilerleme söz konusu mu? Hesabını verebileceğimiz bir hayat yaşıyor, her yıl manen daha da yükseliyor muyuz bunu bir düşünsek, İmam-ı Şibli Hazretleri'nin Bağdat'taki meşhur vaazlarına biz de kulak versek mi?
Hatırlanacağı üzere, şarkın o günkü mürşidi (334) Bağdat'taki vaazlarına hep aynı cümle ile başlardı:
- Ey Müslümanlar! Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!
Şibli'nin ısrarla ifade ettiği "hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba" ikazını düşünen bir talebesi sorar:
-Her konuşma başında 'Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!' diyorsunuz.
Biz burada kendimizi hesaba çekersek, sanki ahirette hesaba çekilmeyecek miyiz? Hesabımız kolay mı olacak?
İmamın cevabı ümit kırıcı değil ümit verici olur:
- Burada kendini hesaba çekerek yaşayan, orada hesabını vermekte zorlanmaz. Efendimiz'in, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!" buyurması sebepsiz değildir.
Bu cevabı düşünmeye başlayan soru sahibi, ahirette hesabını veremeyeceği şeyleri dünyada yapmamaya karar verir, kendini hesaba çekerek yaşamaya başlar. Tam bu sırada bir gece rüyasında hocası Şibli'yi, beyaz bir at üzerinde bulutlara doğru uçup giderken görünce seslenir: Birazcık bekle, ben de geleyim seninle!. İmamın cevabı manidar:
-Ben bu hapishaneden bir kurtuldum, bir daha bekler miyim burada?.. Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah erkenden üstadını ziyarete gider. Bakar ki kapısında cenaze hazırlığı yapılmaktadır. O zaman hocasının dünya hapishanesinden kurtulup ahiret saraylarına doğru uçup gittiğini anlar. Ancak gece gündüz hasretini çektiği hocasını bir gece yine rüyasında görünce merak ettiği ilk sorusunu sorar.
- Sen der, dünyada kendini hep hesaba çekerek yaşar, bizlere de kendimizi hesaba çekmemiz için ikazlarda bulunurdun. Orada hesabın nasıl oldu, halin nicedir?. İmam cevap verir:
-Melekler beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtikleri sırada ben titremeye başladım. Bu sırada Rabb'imden bir hitap geldi:
-O kuluma hesap sormayınız. Çünkü o hesabını yaparak geldi buraya! Verilemeyecek hesabı yoktur!..
Şibli Hazretleri, "Siz de" der, "hesapta zorlanmak istemiyorsanız, kendinizi hesaba çekerek yaşayın, hesabını veremeyeceğiniz bir hayatla gelmeyin buraya. Göreceksiniz sizin de hesabınız kolay olacaktır. Çünkü verilemeyecek hesapla gelmemiş olacaksınız buraya."
-Ne dersiniz? Biz de harcamaya başladığımız hicri yılımızın başında, harcadığımız miladi yılımızın da sonunda kendimizi şöyle bir hesaba çeksek, harcadığımız senelerin hesabını düşünerek hizmet ve himmetimizle birlikte tövbe, istiğfarlarımızı da çoğaltsak mı? Hiç olmazsa bu yılbaşında kendimizi yenileme kararı alsak mı? Yoksa boş mu ver? Ömrümüzden bir sene daha kaybettiğimiz halde, sanki bir sene daha kazanmış gibi, vur patlasın çal oynasın düşüncesizliğine düşenlere biz de katılarak, malum tekerlemeyi biz de mi tekrarlasak, "Ayağını sıcak tut başını serin, hayatını yaşa, düşünme derin." mi desek?
Unutmamak gerek ki, düşünmeden gafletle yaşanan hayatın sonundaki pişmanlık çok derin oluyor, ama bu son pişmanlığın hiç de faydası olmuyor.
Muhasebesini yaparak yaşayacağımız mutlu yıllar dileğimle. a.sahin@...
Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, "Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir.
Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır." buyurmuştur.
Bu itibarla, ister kadın ister erkek en hayırlı genç, bir ayağı kabirde yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışıp didinen, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir. O, nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde bile, öteler iştiyakıyla coşup cismanî arzularını gemleyebilmiş, kulluğu tabiatının bir derinliği haline getirmiş ve kendisini Hakk'ın yoluna vermiş bir adanmış ruhtur.
Yaşı açısından daha küçücük bir çocuk iken, Allah Teâlâ'nın hususî lütuflarına mazhar olan ve kendisine hikmet verilen Hazreti Yahya (aleyhisselam) bu yiğitler için en güzel örneklerden birisidir. Rivâyete göre; yaşıtı olan çocuklar, "Yahya, gel, sen de bize katıl; beraberce oynayalım!" dedikleri zaman, o Aziz Nebî, "Ben, oyun için yaratılmadım." cevabını vermişti. Oynamak çocukların şiarı olmasına rağmen, kendisi daha o yaşta hilkatin gayesini kavramış, dünyevî meşgalelerden mümkün olduğunca uzaklaşmış ve yaratılış hikmetine uygun bir gidişâtı ihtiyar etmişti.
İşte, en hayırlı genç, Hazreti Yahya gibi, daha hayatının ilkbaharında, kulluğunun farkına varıp dünya misafirhanesini ebedî saadetin kapısını açmak için bir vesile olarak değerlendiren delikanlıdır. Bu delikanlı iman gücüyle şahlanıp iradesinin hakkını vererek nefsanî arzularını sınırlar. Her gün birkaç defa kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alır. Silkinip gönül dünyasında dirilerek, gerçekten var olduğunu ortaya koyar. En ulvî hislerle mamur ettiği gönlünü fizik ötesi âlemlere de açık hale getirir ve bu kemâle ermişlikle fütüvvet ruhunu temsil eden bir kahraman olur.
Bir gencin yaşlılara benzemesi, öncelikle kanının en deli aktığı ve beşerî garîzelerinin kendisini sürekli dünyaya çağırdığı bir dönemde dahi âhiret yolcusu olduğunu unutmamasıdır. Bunun yanı sıra başında şafak emareleri tulû etmiş, saçı-sakalı ağarmış bir ihtiyar gibi bir ayağı ötedeymişçesine yaşaması da önemlidir. En önemlisi de şeytanın bin bir oyununa rağmen olgun bir gönül adamı edasıyla hayatını dine, imana, Kur'an'a, hizmete adaması ve her zaman ihsan şuuruyla hareket ederek bütün cismanî isteklerine, şehevî arzularına başkaldırması ve günahlara karşı isyan bayrağı açması demektir.
Hakk'ın Mahbubu Tevbekâr Genç
Böyle bir genç hiç mi sürçmez, hiç mi düşmez, hiç mi günaha girmez?
Tabii ki, en hayırlı genç de kimi zaman kayıp düşebilir. Zaman zaman tökezlemek, ara sıra sürçmek, yer yer devrilmek ve bazen şeytana aldanıp bir günah çukuruna düşmek nebîler haricinde her insan için söz konusudur. Ne var ki, iyiliğe kilitlenmiş bir yiğit, daha günaha kapaklandığı ilk anda seccadesine koşar, cürmüne hiç hayat hakkı tanımaz, onu hemen tevbe ile boğar ve en kısa sürede namaz, oruç, hac, sadaka, iman hizmetine müteallik meşguliyetler gibi salih ameller vesilesiyle günah kirlerinden arınır.
Gençlikteki ibadetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sadık u Masdûk Efendimiz, "Tevbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever." buyurmuştur. Bu zaviyeden, hayırlı genç Mevlâ-yı Müteâl'in rızasına ermek için kendisini ibadet ü taate veren ve ezkazâ bir günaha girdiğinde hemen helak olacakmış gibi kalbi tir tir titreyen, ilk fırsatta bir arınma kurnasına koşup isyan lekelerinden kalbini temizleyen bahadırdır.
Şimdiye kadar, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvrandığına şahit olduğum nice gençler vardır ki, gözleri harama iliştiğinden dolayı, inleye inleye gelip sadaka vermişler, hemen seccadelerine koşup Hak karşısında iki büklüm olmuşlar ve gönüllerini karartmasından korktukları masiyet izlerini gözyaşlarıyla yıkamışlardır. İşte, bir anlık gaflet sebebiyle gözüne ilişen bir haramdan dolayı kaddi bükülen ve "Eyvah, ben mahvoldum; Allah'ın bunca nimetlerine mazhar olmuşken günah yakışır mıydı bana, ne olacak şimdi halim?" diyen ve tevbe, inâbe, evbe basamaklarıyla hakiki kulluk ufkuna yükselen delikanlı, olgun bir ihtiyar gibi davranan ve şeytanî hücumlara karşı kalbini koruyup canlı tutan en hayırlı gençtir.
Haddizatında, insan, kalbi hayatdâr olduğu nispette günahlardan nefret eder ve onlara karşı içinde tiksinti duyar. Gönül hayatı itibarıyla bütün bütün mefluç olmamış bir kul, her masiyeti ruhunu yaralayan ve vicdanını kanatan bir iblis kurşunu sayar; işlediği bir günahtan dolayı binlerce nedametle dolar ve günlerce ızdırapla yatıp kalkar. Zaten, bir insan, içine düştüğü günahlar sebebiyle neredeyse hasta olacak kadar ızdırap çekmiyorsa, alışılageldiği üzere o da diliyle yüzlerce kez "Tevbe ya Rabbi!" dese bile, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız birkaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanı kasıp kavuran pişmanlık hissi ve bu nedametin insanı iki büklüm etmesidir. Pişmanlığı ve af talebini dil ile söylemeye gelince, o sadece böyle iki büklüm
olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, gerçek tevbe ancak ızdırap terennümünün ve masiyetten yiğitçe sıyrılıp İlahî dergâha dönüşün unvanıdır.
1- Efendimiz, "Gençlerinizin en hayırlısı, (temkinli davranmak hususunda) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (nefsinin arzularına uymak konusunda heva-perest) gençler gibi yaşayandır." buyurmuştur.
2- Bir insan, günahları sebebiyle neredeyse hasta olacak kadar ızdırap çekmiyorsa, diliyle yüzlerce kez "Tevbe ya Rabbi!" dese bile, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız birkaç söz söylemekten ibaret kalır.
3- Gönül hayatı itibarıyla bütün bütün mefluç olmamış bir kul, her masiyeti ruhunu yaralayan ve vicdanını kanatan bir iblis kurşunu sayar; işlediği bir günahtan dolayı binlerce nedametle dolar ve günlerce ızdırapla yatıp kalkar.
Nefis
Nefis insanın özü, ifadesi ve hızı,
Hep değişik havalar çalar elinde sazı.
Ona takılan er-geç sürüklenir zevâle,
Bir bilinmez yolla ki, gelmemiştir hayâle.
Nefsiyle insanlar hem diridir hem de ölü,
Ölüp gidenler hicran mezarına gömülü...
İnsanî duygular birer za'f, nefis bir avcı,
Onun ağına düşmek acılardan da acı...
İnsan bu serkeş ata gem vurup bağlamalı,
Ona her takılışında bin yıl ağlamalı..!
M. Fethullah Gülen
Hazreti Yusuf'un âhiret iştiyakı
Bediüzzaman Hazretleri, kendisine tevcih edilen bir soru üzerine "Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir.
Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır." hadis-i şerifini kısaca açıklamış ve bu mevzuyu ele aldığı mektupta, o sualde yer almamış olmasına rağmen, konuyla alâkalı görerek şu husus üzerinde de durmuştur:
İbret verici hadiselerin en güzel şekilde nakledilişi ve kıssaların en güzeli manasına gelen "Ahsenü'l-kasas" tabiriyle anılan Yusuf Suresi, Kur'ân'ın en tafsilatlı kıssası olarak Hazreti Yusuf'un (aleyhisselam) hayatından ibret-âmiz tablolar ihtiva eder. Surenin sonuna doğru, kıssanın âhirinde Hazreti Yusuf'un şu duası zikredilir: "Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de Mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dâhil eyle!" (Yusuf, 12/101)
Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakketten sonra Mısır'ın azizi olan, anne-babasına kavuşan ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf'un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir.
Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken... onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkanlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak'tan vefatını dilemiştir.
Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazibedâr bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur'an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber'in bu talebine dikkat çekerek şu irşadda bulunmuştur: Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır.
İşte, en hayırlı gencin mühim bir yanı da Güzeller Güzeli Yusuf Aleyhisselam gibi dünyanın en parlak ve en sürurlu hâletinde dahi gaflete düşmemesi, dünyevî güzelliklere meftun olmaması, şehevî arzulara yenilmemesi ve hep âhiretini kurtarma düşüncesiyle hareket etmesidir.
[Haftanın Duası]
Ey Rabb-i Rahîmimiz! Üst üste musibetler kümelenmiş tepemizde.. yürüdüğümüz yollar zikzaklı ve yokuş.. bizler günah yolunun yorgunları, hiç de iç açıcı olmayan günlerin elinden zakkumlar yudumladık..
İçimiz-dışımız yara-bere, enerjimiz bitmek üzere; yük ağır, akıl şaşkın, ruh bitkin, ümit mumu sönmek üzere.. Sen bize her zaman yaptığın gibi sürprizden kapılar arala ve ekstra ihsanlarınla bizi bir kere daha inayetinin gölgesinde serinlet ve ümit çerağlarımıza nezdinden sönmeyen bir ışık gönder.
[Sözün Özü]
Bugün bazı gençler şeytanî tuzaklardan kurtulup vatan, millet, din ve diyanet adına kazanılmış olsa bile, bir sürü gencin iblisin oyunlarına yenilip, onun şerbetiyle zehirlenip mahvolduğu da bir gerçek.
Şehvet gayyasına yuvarlanan, nefis cehennemine düşen, fuhuş, kumar, uyuşturucu gibi kâtillerin eline geçen her genç bizim kaybımız. Şimdilerde bize o kayıpları da arayıp bulmak, hiç kimsenin ebedî hüsranına razı olmamak ve herkese bir kurtuluş yolu göstermek için çabalayıp durmak düşüyor.
M. Sâmi Ramazanoğlu 2009 - Aralik, Sayı: 286, Sayfa: 030
Bir kalbde mâsivâ muhabbeti bulundukça, o kalbde Cenâb-ı Hakk’a muhabbet yok demektir. Çünkü Hakk teâlâ hazretleri:
“Bir adamda iki kalbin bulunmadığını yani hem muhabbetullah ve hem de muhabbet-i mâsivânın ictimâının mümkün olmayacağını…” (Ahzab suresi, 4)
âyetiyle beyân buyurmuştur.
Bir kalbde muhabbet-i mâsivâ oldukça o kalbde muhabbet-i ilâhiye bulunmaz. Muhabbet-i ilâhiyeyi kazanmak için kalbin tathîri lâzımdır.
İki zıd bir yerde cem olmazlar ve birlikte irtifâ kaydedemezler, yükselemezler.
Muhabbet-i Mevlâ olan bir kalbde dünya muhabbetinin olamayacağı bedîhîdir.
Bir sâlik-i tarîkatın latîfe-i kalbi kesâfet-i mâsivâdan temizlenince, onun kalbi, hâne-i muhabbet ve âşiyâne-i hümâ-ı mârifet olacağı şüphesizdir.
Hakk teâlâ hazretleri âlem-i ervâhta rûhları cem edince melekler:
- Yâ Râb! Bunları yeryüzüne mi indireceksin? Bunların hepsini yeryüzü istiâb edemez, demişler.
Allah zü’l-celâl hazretleri:
- Ben bunları kısmen indirir, kısmen öldürürüm, öyle gelir giderler, buyurmuş.
Melekler:
- Yâ Râb! Eğer bunlar ölümü görürlerse, ölüm korkusundan orada hiç bir iş yapmazlar, demiş.
Allah zül-celâl hazretleri:
- Ben onlara öyle bir dünya muhabbeti veririm ki onlar ölümü hatırlarına bile getirmezler, buyurmuş.
Hakk teâlâ hazretlerinin sabrına nihâyet yoktur. Firavun gibiler ilahlık iddia ediyorlar, yine bir şey yapmıyor, sabrediyor.
“Hayâ îmândandır.” (Müslim, Keşfü’l-hafâ / I443)
Gerçek hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın men ettiği günahları kimsenin bulunmadığı yerde “Cenâb-ı Hakk mevcuttur, semîdir, basîrdir, alîmdir…” diye îmân edip işlememektir.
Hayâ-ı nefsî, kâfirlerde de vardır. Bir kâfir, insan yanında avret mahallini açmaktan hayâ eder, açamaz.
“Kâfir de olsa dilenciyi reddetme.”
Sâil, Cenâb-ı Hakk’ın hediyesidir. Sâili boş çevirmek, Cenâb-ı Hakk’ın hediyesine ihtiyacım yoktur, demektir.
Verecek bir şeyiniz bulunmazsa tatlı söz ile gönderiniz. Husûsiyle akşam namazından sonra gelen sâillere dikkat etmek lâzımdır.
Cenâb-ı Hakk’ın, üstü başı perîşan öyle kulları vardır ki, umûr-ı muazzamada yemin etseler doğrudur.
“Sadaka vermek, belâyı def eder ve ömrü uzatır.” (a.e. II/28)
Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti mebzûldür. Fakat bu zamanda müşteri azdır. Onun için az çalışmaya çok ihsân buyurur.
Gıybet haram olduğu gibi, biri sünnet, biri müstahab ve biri vâcib olmak üzere câiz olan gıybet vardır.
Fâsıkların gıybeti günah değildir.
Namaz kılmayanları, hırsızlık edenleri, dolandırıcılık edenleri, işret edenleri, gıybet haram değildir.
Dolandırıcılık edenleri söyleyiniz ki, diğerleri o adamdan hazer etsinler.
Ulemâdan birisi farz edelim işret ediyor. Gıybet edilirse ictinâben terk etmesi muhtemel ise bu gıybet sünnettir.
Evlenme meselesinde komşunun kerîmesinde ne gibi bir kusûr olduğunu istişâre için gelen kimselere gerekeni söylemek vâcibdir.
Günümüz Müslümanlarının en büyük dertlerinden biri maalesef gıybet illetidir. Gıybet, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi gönül hayatımıza zehir akıtmaya devam etmektedir.
Hele bir de "Gıybet olmasın ama..." diye başlayan katmerli gıybetler vardır ki onların bizden neler götürdüğünü kestirmek neredeyse imkânsızdır. Böyle bir ifade gıybeti gıybet olmaktan çıkarmaz. Tam tersine gıybeti küçümsemek ya da gıybet olduğu bilindiği halde sanki "gıybet sayılmasın artık bu kadarı da" manasında bir küstahlık olur ki bu da günahın katlanması demektir.
Burada sözü gıybete karşı hassasiyetiyle bildiğimiz muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'ye bırakmak gerekiyor: "Bir insanı, onun gıyabında, duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek şekilde anmaya "gıybet" denir. Eğer, söylenen söz doğru ise, o gıybettir; fakat yalan ise, hem gıybet, hem de iftiradır ve kat kat çirkin bir günahtır. Bununla beraber, gıybetin de çeşitleri ve derekeleri (aşağı doğru inen basamakları) vardır. Hak dostları olumsuz duygu ve düşünceleri bile bu kategoride mütalaa etmiş ve onlara "kalbin gıybeti" demişlerdir. Bir insanı, hafife alır şekilde elle göstermek ve kaş-göz işaretleriyle onu tahkir etmek de bir nevi gıybettir. "Falanın boyu kısa" ya da "Filanın ceketi münasebetsiz duruyor" türünden sözlerin gıybet olduğunda da şüphe yoktur. Bütün bu gıybet çeşitleri birer günahtır ve burada hayatın bereketini götürdükleri gibi ötede de insanı rezil rüsvây ederler.
Fakat gıybetin öyle bir çeşidi vardır ki, o, diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve kahredici bir günahtır. Öyle ki, bir hadis-i şerifte gıybetin bu türünün yirmi küsur zinadan daha büyük bir vebal olduğu ifade edilmiştir. Mesela, bir topluluğu, bir hareketi ya da bir cemaati temsil eden bir zatın gıybetini yapmak bu türden bir cürümdür. Çünkü o insanın kaderi temsil ettiği cemaatle bütünleşmiştir; dolayısıyla onun hakkında yapılan bir gıybet bütün cemaatin gıybetini yapmak gibi sayılır.
Dahası, şayet böyle bir gıybet, herhangi bir insanla alakalı değil de, diyelim ki, Şâh-ı Geylanî gibi bir Hak dostu hakkında ya da herhangi bir hareket veya sıradan bir cemaat değil de, mesela, Muhammed Bahauddin Nakşibendî Hazretleri'nin temsil ettiği bir daire etrafında yapılmışsa, bir de küçük bir gıybet gibi başlayan bu kîl u kâller medya yoluyla ve ekran aracılığıyla çok geçmeden koca koca iftiralara dönüşmüş ve her yana yayılmışsa, işte bu öyle korkunç bir cinayettir ki, -Allah korusun- o günahta küfre açılan sadece bir değil pek çok yol vardır ve insanın imansız gitmesine bâdî olabilir.
Bir de, bu cürmü işleyen kimse, "cı" ve "cu" ekleriyle o kötü fiilini biraz daha çirkinleştirirse, o zaman, o sözle işaret ettiği dairedeki bütün fertlerden teker teker helallik almadıktan sonra Cennet'e girmesi çok zordur. Zira Peygamber Efendimiz, "Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Fakat gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz." buyurmuştur. Gerçi, Hazret-i Rahman, ekstradan bir lütufta bulunup mahşerde o mücrimi gıybetini ettiği kimselerle karşılaştırarak, "Benim şu kuluma hakkınızı helal edin" diyebilir. Fakat böyle bir talihlilik sürpriz bir lütfa, ziyade bir ihsana vabestedir ve unutmamak lazımdır ki, ubudiyete dair meseleler ekstra lütuflar üzerine bina edilmez.
Bundan dolayıdır ki, mü'minler öyle kötü bir akıbete düşmemek için gıybetin her türlüsünden uzak kalmaya bakmalı ve dillerini o çirkin sözlerden arındırdıkları gibi zihinlerini de kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutmaya çalışmalıdırlar. Zinadan daha beter bir felaket olan gıybet çeşidinden korunmak için kîl ü kâlin en küçüğünden bile kaçınmalıdırlar; farkına varmadan en büyüğüne maruz kalmamak için en küçüğünden de içtinab etmelidirler. Allah'ın belası olan o Cehennem zakkumunun kendi hisselerine düşmemesi için sürekli Cenâb-ı Hakk'a sığınmalı ve dil afetlerinin hepsine karşı tetikte olmalıdırlar."
Kerbelâ hadisesi ciğersûz (ciğerleri yakan), insanın içini kanatan bir hadisedir.
Dolayısıyla o günleri yâd etme adına birtakım aktiviteler icra etmek, sevmemiz gereken insanlara karşı sevgimizi ortaya koymak, karşı taraf hakkında söylenmesi gerekli olan şeyleri söylemek normal bir davranıştır. Nitekim tekkelerde, zaviyelerde bu meselenin en mahzursuzu yapılırdı. Değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi Alvar imamı Muhammed Lütfî Efendi, çok önemli bir Sünnî idi. Fakat Ehl-i Beyt muhabbetiyle meşbû, sürekli o heyecanı yaşayan bir insandı.
Bizim neslimiz, bizden evvelkiler ve sonrakiler, Ehl-i Beyt için yana yakıla söylenen sözleri dinleye dinleye neş'et etti. Aslında Seyyidina Hz. Hasan'ın, Hz. Hüseyin'in, Zeynel Abidin Hazretleri'nin, İmam Cafer'in bizden beklediği bir şey yoktur. Kaldı ki onlar şehadet mertebesini bihakkın, aliyyül a'la tarzda ihraz ettiler. "Allah yolunda ölenlere ölü demeyin." (Bakara/154) hakikatine ve bir başka ayeti kerimenin ifade ettiği "Nezd-i ulûhiyette onlar sürekli en güzel rızıklarla rızıklandırılmaktadır." (Âl-i İmran/169) müjdesine mazhar oldular. Dolayısıyla onların bizim hiçbir armağanımıza ihtiyacı yoktur. Onlar nezd-i ulûhiyette, aklınıza hayalinize gelmedik rızıklarla, hadisin ifadesine göre, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşer aklının ve hayalinin hiçbir zaman
tasavvur edemediği nimetlerle serfirazdırlar.
İnsanın, içinde Ehl-i Beyt'e reva görülen o acıyı duyması, hem Müslümanlığın hem de Allah Resûlü'ne ve O'nun Ehl-i Beyti'ne bağlılığın gereğidir. Hem kendi hatırlarından ötürü, hem bütün hatırları aşan Efendimiz'in hatırından ötürü, Hz. Ali Efendimiz'in, Hz. Fatıma annemizin hatırından ötürü onlara karşı alaka duymamak mümkün değildir. Ancak her şeyin dengeli olması gerekir. Kur'an-ı Kerim şöyle diyor: "Eğer maruz kaldığınız bir haksızlığa karşılık verecekseniz, ancak size yapılan kadar bir karşılık verin." (Nahl/126) Yani onlar sizden bir insan şehit ettiler; savaştığınız zaman savaş kuralları içinde siz de bir insan öldürebilirsiniz. Fakat affederseniz, sabrederseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Eğer, Kur'an-ı Kerim'de, Seyyidina Hz. Ali'nin sözleri içinde, Efendimiz'den naklen veya kendinden, Hz. Hüseyin'in, Efendimiz'den, Hz. Ali'den veya Hz. Fatıma'dan naklen veya kendinden "Bizim yasımızı tutma adına şöyle dövünün, böyle ağlayın..." gibi bu mevzuda söylenen bir şey varsa "baş göz üstüne" der, öper başımıza koruz. Yok, eğer dinde böyle bir şey yoksa biz din adına yeni şeyler icad ediyoruz demektir. Bugün bizim ülkemizde zincirlerle dövünme yerine kan bağışında bulunuluyor ki bu çok daha insani bir uygulamadır. Kendine eziyet etmek yerine Ehl-i Beyt'in aziz hatırası için, birilerinin ihtiyacını giderecek, onlara şifa vesilesi olabilecek önemli bir fedakârlıkta bulunuluyor. Bizim dışımızdaki yerlerde ise eski uygulamalar devam ediyor.
Vurunup dövünme, kendimize eziyet etme yerine "Allah'ım onlar mazlûmen, mağduren, zalim, gaddar bir kısım ellerle orada mahkûm edildiler, kuşatılıp şehid edildiler. Onlar o kadar günahsız o kadar temiz, o kadar arı duru insanlar ki şimdi şu anda kanatlarıyla öbür âlemin nâmütenahî fezalarında tayeran edip duruyorlar. Allah'ım bahtına düştük, bizleri o temiz insanlara bağışla, onların o temiz silkine ilhak buyur." diye dua etmek en doğru davranıştır. Onlara dua etmek, şefaatlerini dilemek hem bizden onlara armağan hem de gelecekte bizi tanımaları için bir davetiyedir. Bu şekilde kendimizi onlara tanıtmaya çalışırız.
Mesele dinin kurallarına bağlanmalı
Zannediyorum, birilerini can-u gönülden anma mevzuunda temel espri kavranamıyor. Her meselede olduğu gibi bu meseleyi de dinin kurallarına bağlamak gerekiyor. Yaptığımız şeyi, din adına yapıyorsak şayet, onun dinde bir mahmili olması lazımdır. Yaptığınız o şey sağlam bir dini blokaj üzerine, dinin temel kaideleri ve disiplinleri üzerine oturmalı ki o iş dînî olsun. İşte o zaman yapılan şeyler Allah indinde, Resûlullah ve Haydar-ı Kerrar Hz. Ali indinde kıymet ifade eder.
Ben diyorum ki gelin, oturalım, burada Ehl-i Beyt-i Resûlullah'a, Efendimiz'e binlerle, milyonlarla salât ü selam okuyalım. Onların şefaatlerine mazhar olmak, cennette onlara komşu olmak için dua dua yalvaralım. Fakir, günde belki milyonlara iblağ ederek, ilmullaha iblağ ederek yüzlerce defa salât ü selam okuyorum. Bu, Ehl-i Beyt muhabbetinden ileri geliyor. "Allah'ım, Senin ilmin ve malumatın adedince Efendimiz'e ve onun paklardan pak tertemiz Ehl-i Beyti'ne salât ü selam olsun." diyorum. Ve ben bunu sonsuz rakama bağlıyorum. "Allah'ım, Senin ilmin sayısınca, ilminin taalluk ettiği objeler, nesneler sayısınca, ezelden ebede kadar, Efendimiz'in üzerine, muallâ Ehl-i Beyti'nin üzerine, Sâdâtinâ Hz. Hasan'ın, Hz. Hüseyin'in üzerine salât ü selam et." diyorum. Onlara karşı yapılması gerekli olan
hayırlı bir şey varsa budur.
Bu matem günlerini yaşayarak yâd eden insanlarımıza düşen önemli bir görev var. Onlar, Sünnî insanları "Neden bizim gibi siz de Kerbelâ hadisesini derhatır ederek, onu yeniden bir kere daha ciğersûz keyfiyetiyle hatırlayarak vurunup dövünmüyorsunuz? Sağınıza solunuza darbeler vurup vücudunuzu yaralamıyorsunuz?" diyerek eleştirmemeliler. Aksi halde geçmişte işlenmiş bir fecaati yeniden yâd etmek suretiyle o dönemdeki kinleri ve nefretleri hortlatmış olursunuz. Bu da Müslümanlar arasında yeni ayrışmalara vesile olur. Allah korusun bu dürtülerle bir kısım insanlar bu düşünceleri realize etmeye kalkarlar.
Bugün Yezid yok; kime kin besleyeceğiz?
O cinayeti, o kötülüğü işleyen, Allah'ın cezası, yerin dibine batasıca Yezit'ti. O günün zalim Emevîler'i yaptılar o meseleyi. Emevîler'in arasında Ömer b. Abdülaziz gibi, İslam'ı Endülüs'e taşıyanlar gibi, içlerinde çok güzel işler yapanlar da oldu. Bunları da görmezden gelmemek lazım. Şimdilerde o matemi sürekli yâd eden insanların şuuraltında bir Yezid arama dürtüsü oluşabilir. Ama bugün Yezid yok. Öyle olunca o insanlar sanki Sünnîler aynı zamanda Yezid taraftarıymış gibi bir duyguya kapılabilirler ki bu da fitnenin en büyüklerindendir. Ehl-i Beyt'i sevmemek gibi bir ithamdan Allah'a sığınırız. Hâşâ yüz bin defa hâşâ. Biz onları sevmeyi din sayıyoruz. Böyle sun'i Yezidîler uydurmak suretiyle bir Yezidî - Ehl-i Beyt kavgasına yeniden bir zemin hazırlama riski var.
Psiko-sosyolojik açıdan da dinin temel prensipleri açısından da oldukça hatarlı ve hatalı şeyler bunlar. Bize düşen şey; kendi ülkemizde o vahdeti ruhiyeyi koruma adına lazım gelen temkini, tedbiri ortaya koymaktır.
Bugün Yezid ve Yezidîler yok ama o gün ortaya çıkan Haricîlik kalıp değiştirerek, format değiştirerek günümüze kadar geldi. Günümüzde de sofiliği kabul etmeyen, İslam'ın kalbî ve ruhî hayatını inkâr eden ve her şeyi kuru naslara bağlayanlar var. Kur'an'ı olduğu gibi kabaca yorumlayan, muhakkıkîn-i müdakkikîn-i muhadissîn-i izam efendilerimizin o mevzudaki yorumlarını nazarı itibara almayan sathi insanlar haricîlerin günümüzdeki devamıdır.
Hatta denebilir ki bugün ortaya çıkan canlı bombalar, haricî kalıntılarıdır. Neo-haricîlerdir bunlar. Masum insanlar üzerine bomba yüklü arabalarla gitme, intihar komandoları oluşturma işte bu sakat anlayışın ürünüdür. Ve bunlar İslam'ın drahşan çehresini karartan yüz karası insanlardır.
Gelin, İslâm'ın etrafında surlar oluşturalım
O halde fitne ateşlerine karşı İslam hakikatinin etrafında muhkem surlar oluşturmamız lazım. Bu fitneler İslam'ın bazı surlarını yıkıp bazı bariyerleri devirebilir. Bu da bazı insanları yanlış yollara sürükleyebilir. Bu şehrahın şehrah olarak devamı ve temadisi ve burada yürüyenlerin Allah'a yürümeleri için onun etrafında surların oluşturulması lazım. Fitne nereden geliyorsa yırtıklar oradan yamanmalıdır. Hazret-i Gazalî, tecdidiyle bir yerde bir yırtığı yamamaya çalışmıştır. Şah Veliyyullah Dıhlevî, İmam Rabbânî, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî bir yırtığı yamamaya çalışmışlardır. Hangi dönemde yırtık nerede olduysa, o yamanmaya çalışılmıştır.
Bugün başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlığı kasıp kavuran bir yangın var. Yuvada, sokakta, mektepte yangın var. O zaman yapılması gereken şey o dertlerin, o problemlerin yeniden civciv çıkarmasına meydan vermemektir. İnsanda eski duyguları, kötü hisleri tetikleyecek, kine, nefrete sevk edecek dürtülerin hortlamasına müsaade edilmemelidir. Bugün o kötü duygular hortlarsa, diyaloğun, hoşgörünün, sevginin, konuma saygının yerini alacaktır. Bir milletin fertleri olma duygusunun önüne geçecek ve Allah korusun yeni Kerbelâ'lara zemin hazırlayacaktır. Bunlara meydan vermemek için, Sünniler cemevine, Alevîler de camiye saygı duymalıdır. Allah'a yürüyen insanlar kine nefrete yol vermemeli, her zaman el ele tutuşmalı ve bu kutlu yolculuğu birlikte sürdürmelidirler.
Bugün nerede olursa olsun ağlayan insanların ağlamasını dindirmek önemlidir. İnanan insanlar dünyası, Müslüman dünya, devletler muvazenesindeki yerini üç-dört asırdan beri kaybetmiştir. Onu yeniden o dümenin başına oturtmak çok ciddi ve en önemli sorumluluktur. O sorumluluğu yerine getirmek bütün İslam dünyasının görevidir.
1- Kerbelâ hadisesi insanın içini kanatan bir hadisedir. O günleri yâd etme adına birtakım aktiviteler icra etmek, sevmemiz gereken insanlara karşı sevgimizi ortaya koymak, karşı taraf hakkında söylenmesi gerekli olan şeyleri söylemek normaldir.
2- İnsanın, içinde Ehl-i Beyt'e reva görülen o acıyı duyması doğrudur. Hem kendi hatırlarından ötürü, hem bütün hatırları aşan Efendimiz'in hatırından ötürü, Hz. Ali'nin, Hz. Fatıma'nın hatırından ötürü onlara karşı alaka duymamak mümkün değildir.
3- Bugün Yezid ve Yezidîler yok ama o gün ortaya çıkan Haricilik kalıp değiştirerek, format değiştirerek günümüze kadar geldi. Günümüzde de sofiliği kabul etmeyen, İslam'ın kalbî ve ruhî hayatını inkâr eden ve her şeyi kuru naslara bağlayanlar var.
Not: Bu metin muhterem Fethullah GÜLEN Hocaefendi'nin 5 Ocak 2009 tarihli herkul.org sitesinde yayınlanan sohbetinden derlenmiştir.
25 Aralık 2009, Cuma
His Dünyası
Bu gün mâh-ı Muharrem'dir, muhibb-i hanedân ağlar
Bu gün eyyâm-ı matemdir, bu gün âb-ı Revân ağlar.
Hüseyn-i Kerbelâ'yı elvân eden gündür
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âlî divan ağlar.
Bugün Âl-i âbânın gülşeninin gülleri soldu
Düşüp bir ateş-i dilsûz, kamû ehl-i îman ağlar.
Gürûh-i hanedâna Lütfiyâ kurban ola canım,
İla yevmil kıyame can ile ehl-i îmân ağlar.
Alvarlı Efe Hazretleri
Haftanın Duası
Her şeyden evvel âlemlerin Rabbi Allah'a, ilmi adedince hamd ü senâlar, âlemşümûl dinin şerefli mübelliği Efendimiz'e, nezih ailesine ve seçkin ashabına kâinatın zerreleri sayısınca salât ve selâm ediyor ve Rabb'imize el açarak yalvarıyoruz:
Ey Allah'ımız! Bize düşmanlık yapanlara karşı Sen bizim muînimiz ol.. haddini aşıp hukumuza saldıran mütecavizlerin şerlerini üzerimizden defet.. ehl-i iman hakkında kötülük düşünen ne kadar şerîr insan varsa Sen bizi onların şerlerinden ve tuzaklarından koru..
Sözün Özü
Hazreti Ali, "Her peygamberin nesli kendinden, benimkisi ise Ali'den olacaktır!", "Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur."
"Sen dünyada da ahirette de benim kardeşimsin!"; "Sen, Hazreti Harun'un, Hazreti Musa yanında aldığı yeri, benim yanımda almaktan razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur." ifadelerindeki nebevî iltifata mazhar olmuş bir insandır. Ayrıca, Resûl-i Ekrem'in (aleyhi ekmelüttehaya) neslini sevmek de Alevî'siyle Sünnî'siyle hepimiz için çok önemli bir vecibedir.
Doğrulukta zirve Nebiler Sultanı (Sallallahu aleyhi ve sellem) hep doğru olarak yaşamış, ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir.
Bunlardan birkaçını teberrüken zikretmek istiyorum: "Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet'i tekeffül edeyim:
– "Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
– Vaat ettiğiniz zaman yerine getirin!
– Emanette 'emin' olun!
– Apış aranızı koruyun!
– Gözlerinizi harama yumun!
– Ellerinizi haramdan uzak tutun."
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve kendine has doğrulukla zirvelere ulaşmıştı. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O'nu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve, "Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size Cennet'i söz vereyim." demektedir.
Başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar: "Doğrulukta helâkinizi görseniz bile, daima doğruluğu araştırın. Muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır."
Başka bir hadiste de şöyle ferman eder:
"Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr'e (iyiliğe), o da sizi Cennet'e ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddîklardan yazılır.
Yalandan sakının. Yalan insanı fücura (günaha), o da Cehennem'e götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır."
Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür.
Ve sözünün eri sadıklar Kur'ân'da tebcil edilir:"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir."(Ahzab/23)
Enes b. Mâlik -ki Allah Resûlü'nün hizmetkârıdır. Efendimiz Medine'ye teşrif edince, annesi, henüz sekiz-on yaşlarında olan Enes'in elinden tutup onu Allah Resûlü'ne getirmiş ve "Yâ Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin." demiş ve Enes'i orada bırakıp gitmişti- işte bu Enes b. Mâlik, "Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir." der.
SADâKAT KAHRAMANI ENES
Enes b. Nadr, Akabe'de Allah Resûlü'nü görünce O'na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir'de bulunamamıştı. Hâlbuki Bedir'in ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedir'de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedir'e iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedir'de bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibril'in sözüydü. Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resûlü'ne şerh etti: "Yâ Resûlallah, eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kâfirlerin benden çekecekleri var." Enes'in bu içten duası kabul olmuş ve Uhud'da küffarla karşı karşıya gelmişti...
Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahabe şehit edilmiştir. Kim bilir, belki de Uhud'daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnadda bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, buna önlem almış ve bir gün Uhud'un yanından geçerken, "Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz." buyurmuştur.
Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud Savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahabe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü'nün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve rahmet peygamberi, ellerini açmış, dua dua yalvarmış ve "Allah'ım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar." buyurmuştu.
Enes b. Nadr, Uhud günü oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlü'ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa'd b. Muaz'a şu sözleri söylüyordu: "Resûlullah'a benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhud'un arkasından Cennet kokularını duyuyorum."
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Mus'ab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahş'ın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında "O'dur." diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kız kardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline –ki ihtimal tek oradan yara almamıştı– bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, "Bu, Enes b. Nadr, yâ Resûlallah!" diyebilmişti.
İşte âyet, bu civanmerdi anlatıyordu. O, verdiği sözde durdu. "Ölesiye savaşacağım." dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet, "Lâ ilâhe illallah" dedikten sonra, her fert bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, iman serâp, şeâir de pâyimâl olmasın...
Enes b. Nadr ve Enes b. Nadrlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoğru olduklarını ispatladılar. Çünkü onlar derslerini, Kâinatın Efendisi Muhammedü'l-Emîn'den almışlardı. O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı şekilde doğru ve emindiler...
1 - Doğrulukta zirve Nebiler Sultanı hep ok gibi doğru yaşamış, ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O'nu insanlığın zirvesine yükseltmişti.
2 - Enes b. Nadr, Akabe'de Efendimiz'i görünce O'na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir'de bulunamamıştı. Bu yüzden yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu.
3 - Enes, Uhud günü oradan oraya koşuyor ve Allah Resûlü'ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. O da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. ZAMAN 18 Aralık 2009, Cuma
[His Dünyası] Çekişen Dünyalar
Bizim ufkumuz rengârenk; mavi, kırmızı, mor,
Her yerde renk renk nağmeler O'nu heceliyor.
Çevremiz pırıl pırıl nûr, buğu buğu huzûr,
Her yörede âhenk, her yanda ayrı bir sürûr!..
Kevserler çağlıyor; kevserler etrafında biz,
Suyu kesilmez çeşme akıyor sessiz sessiz...
Hiç durma sen de yürü bu iklime ve kurtul..!
Kulluklardan sıyrıl, gel oluver Allah'a kul...
Bak her şeyde ölgünleşme, her şeyde tükeniş,
Öyleyse, koş ölümsüzler kervanına yetiş!
İnanan ruhlarda pürhis, inançsızlar hissiz;
Mü'minler merhametli, münkirler merhametsiz;
İnananlar, her şeyde O'nu hecelemekte..
İnançsız dimağlarsa, ömür boyu hayrette;
Yapayalnızdırlar, beşikten mezara kadar,
Bu kara yalnızlıkta bir sürü ızdırap var:
Dünya bir derin kuyu, sonu ölüm çukuru,
Yollar zaman tüneli, öte çöl gibi kuru.
Önde karadelik, arkada ölüm ejderi,
Ne bir adım ileri, ne de bir adım geri...
Ufku şafak bilmez, hazan sarmış baharını,
Bedbinlik, ümitsizlik karartmış her yanını.
M. Fethullah Gülen
[Fasıldan Fasıla] Günah, hayaline bile girmesin
Allah Resûlü, bir hadislerinde, insanın kötülüğe niyet edip yapmadığı zaman, bir sevap kazanacağını; başka bir hadislerinde ise fenalığa niyet edip yapmadığı halde günah kazanacağını bildirir.
Bu iki hadiste kastedilen mânâ telif edildiği zaman, birinci hadisin bizim gibi avam insanlara karşı söylenmiş; ikinci hadis-i şerifin ise Allah tarafından bol bol lütuflarla serfiraz kılınmış ve o lütuflar helezonunda yükselmiş insanlara yöneltilmiş bir hitap olduğu anlaşılır. Çünkü o insanın fenalıkları zihninde tasavvur etmesi bile, Allah'a kurbiyetle telif edilemeyeceğinden o, aksi bir hükümle cezalandırılır. Yine önemli (önemli olduğu kadar kudsî) bir mekânda bulunup kendilerinden sadece okuma, düşünme, iman ve Kur'ân hizmetinde çalışmakla Allah'a kurbiyet kesbetme beklenen insanların, bu türlü fısk u fücura girmesi, çarşıya-pazara çıktıklarında gözlerine dikkat etmemeleri, Allah'ın kendilerine karşı onca hıfz, himaye ve kelaetine saygısızlık olacağından, daha büyük
tokatlara sebep olabilir. Onlar, bu türlü şeylere maruz kaldıklarında, şeytandan bir ok yemiş gibi hemen Allah'a teveccüh etmeli ve, 'Estağfirullah Ya Rabbi!' demelidirler...
Bir diğer husus da şudur, kasdî ve iradî olmaksızın, vazife icabı bu türlü şeylere tevessül eden Müslümanlar hakkında sû-i zan etmemiz hiçbir zaman doğru olmaz. Zira bu insanlar, vazife icabı toplumun içine girmekte ve görevlerini ancak bu şekilde yürütebilmektedirler. Dolayısıyla, 'Toplumun içinde kalıp da ondan gelenlere katlanmak, tek başına olmaktan daha hayırlıdır.' hadisi, onlar için bir sığınak sayılabilir. Böyle bir hayır arama düşüncesiyle, ister okulda talabe ya da hoca olarak görev yapsınlar, ister çarşıda esnaflık, isterse başka yerde çalışsınlar, kasdî olarak bu türlü şeylere tevessül etmedikleri müddetçe, tıpkı sokakta gezerken paçalara sıçrayan çamurun namaza engel olmadığı gibi bu durum da onlar için sorumluluk vesilesi olmaz.
Fakat bir mecburiyet olmadan, kasdî ve iradî olarak bu tür günahlara kapı aralanırsa, o zaman da Cenâb-ı Hak burada sormasa bile, âhirette sorabilir; dünyada sorulması ehven; ahirette sorulması ise daha eşed/şiddetlidir. Dolayısıyla, özellikle Cenâb-ı Hakk'ın has dairesi içinde bulunan kişilerin, içtimaî münasebetlerinde olabildiğince dikkatli olmaları ve iktisat etmeleri gerekmektedir. Bu sebeple bu mevzuda hassasiyet gösterenleri hafife almak kesinlikle doğru değildir. ZAMAN 18 Aralık 2009, Cuma
Haftanın Duası
Ey, varlığı canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.!
Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükretmiş sayılamayız... Ey Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!
Sözün Özü
Hayal, tıpkı tefekkürde olduğu gibi, azme, ideale.. ait hususlarla ilgili olduğu zaman iyi ve faydalı; çirkin ve çirkef şeylere ait olduğu zaman da kötü ve zararlıdır.
Hususiyle genç dimağlarda hevesata ait hayal ve tasavvurlar, onları öyle fenalıklara sürüklerler ki, bir daha kendilerini toplamaları çok zor olur. Bu bakımdan, her günah içinde küfre giden bir yolun olduğu gibi, içinde fesat ve fücur olan her hayal de sahibini fıska ve dalâlete çekip götüren zihnî bir gulyabânidir.
Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571’de 20 Nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların Şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Kameri yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir. Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu.
İslamiyet’ten önce Araplar,
Muharrem ayında savaşmak isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki aya da, Muharrem derlerdi. Böylece haram ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu.
(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki, Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.
Kıymet verilen dört aydan biri Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb’le beraber Kur’an-ı kerimde kıymet verilen 4 aydan biridir. (Tevbe 36)
(Ramazandan sonra en
faziletli oruç, Allahü teâlânın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai]
(Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut! Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]
Nafile ibadetlerin sevabına kavuşabilmek için, Ehl-i sünnet itikadında olmak, haramlardan kaçıp günahlara tevbe etmek, farzları kusursuz yapmaya çalışmak, o ameli ibadet olarak yapmaya niyet etmek şarttır. Yılbaşı duası
Sual: Hicri yılbaşında hangi duayı okumalıdır?
CEVAP Muharrem ayının ilk günü aşağıdaki duayı 3 defa okuyanın, gelecek Muharrem ayına kadar bütün belalardan emin olacağı, Aşûre Günü [Muharremin onuncu günü] 3 defa okuyanın ise, ölümden de emin olacağı; çünkü o sene öleceği takdir edilmiş olana, bu duayı okumak nasip olmayacağı bildirilmiştir.
Muharrem'in 1'inde (Senenin Birinci Günü) Okunacak Duâ
Senenin birinci gününde üç defa okunacakdır:
Muharrem Ayının Birinci ve Onuncu Günleri Okunacak Duâ
Her kim Muharrem ayının birinci ve onuncu Aşû-ra günleri sabahleyin üç kere bu duâyı okursa Allah Zü'l-celâl Hazretleri'nin o kimseyi tâ gelecek senenin Muharrem ayına kadar cemî' belâlardan emîn ve muhafaza buyuracağı rivâyet olunmaktadır.
10 Muharrem'de Yedi Defa Okunacak Duâ
Yetmiş defa:
'dan sonra
Aşûra Gününün Faziletleri
Rubeyyı' binti Muawiz -radıyallahu anha-nın rivâyet etdiğine göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Ensârın köylerine Aşûre Günü kuşluk zamanı haber gönderdi ve: "Her kim sabahleyin iftar etdiyse günün geri kalanını imsak etsin, yani bir şey yemesin, her kim oruca niyyet etdi ise orucunu tamamlasın." (1) buyurdu.
Rubeyyı' -radıyallahu anha- der ki, biz artık Resûlullah'ın bu emrinden sonra Aşûra gününün orucunu tutardık ve küçük çocuklarımıza da tuttururduk ve onlarla mescide girerdik ve çocuklarımıza boyalı yünden oyuncak verirdik, bunlardan yemek için ağlayan olursa iftar vakti erişinceye kadar bu oyuncaklarla eğlendirirdik." (2)
Bakınız, Zaman-ı Saadette, Sadr-ı İslâmda müs-lüman evlâdlarına namaz ve oruç gibi ibâdetlere tâ küçükten alışdırmağa nasıl dikkat edilmiştir! Çocukların oruç tutmaları hakkında cumhûr ulemaya göre bulûğa ermeyen çocuklara oruç vâcib değildir, müstehabdır demişlerdir. İmam-ı Şâfi'î'ye göre çocuğun oruç tutmağa kudret-i bedeniyyesi olursa alışdırmak için oruç emir olunur. Yaş haddini de yedi veya on yaş olarak ta'yin etmiştir. İshak'a göre oruç oniki yaşında emrolunur. Ahmed bin Hanbel'e göre ise on yaşında emir olunur.
Evzâî de: Çocuğun kuvve-i bedeniyyesine zaaf ârız olmaksızın üç gün üst üste oruç tutturulursa müstehab olur, demiştir.
Sarih ulemâya göre çocukların ibâdete alıştırılmaları için bu müstahsen addedilmiştir. Ve bunların vesile-i hayr ve bereket olacağını kabul etmişlerdir.
Şu kadar ki bu, neşv ü nemâ çağında olan çocuğun kuvve-i bedeniyyesine zaaf îrâs etmemek şartına bağlıdır. Çünkü sağlam mükellefe bile seferde meşakkatine binaen iftara müsaade edilmişdir. Allah'ın:
"Allah sizin için kolaylık diler, sizin için zorluk dilemez. " (3) buyurduğu da unutulmamalıdır.
Buhârî'nin İbn-i Abbas -radıyallahu anhüma-dan rivâyet ettiğine göre: Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Medine'yi teşrif buyurdukları vakit yahûdilerin Aşûra günü oruç tuttuklarını gördü ve: "-Bu ne orucudur?" diye sordu. Onlar da cevâben: - Bu gün iyi bir gündür. Bu gün Allah -azze ve cell-Benî İsrâîl'e düşmanlarından necât verdiği bir gündür; yani Fir'avn'ın şerrin'den kurtulduğumuz gündür, dediler, Resûlullah da: " - Biz Musa'ya sizden daha yakın bulunuyoruz, buyurdu ve Mekke'deki gibi o gün oruç tutdu ve o günün oruç tutulmasını emir buyurdu. " (4)
Aşûra orucu hakkındaki fıkhî hükme gelince: Bu orucun vâcib değil sünnet olduğuna ulemânın ittifakı vardır. Yalnız ibtidâ-i islâmdaki hüküm hakkında ihtilâf edilmiştir. Bu oruç İmam Ebû Hanîfe'ye göre vâcibdi. İmâm-ı Şafiî'den gelen iki rivâyetin meşhuruna göre âşura orucu ilk teşrî' buyurulduğu zamandan berî kat'ıyyen vâcib olmayıp sünnet olarak devam edip geldiğidir. Şu kadar ki müekked bir sünnettir. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra âşûra orucu müstehab olmuştur.
Bu günün faziletleri cümlesinden olarak, Allah'ın, Âdem -aleyhisselâm-ın tevbesini bu günde kabul ettiği ve Âdem'in bu günde 'Safiyyullah' olduğu, İdris -aleyhisselâm-ın yüce bir mekâna bu günde ref olunduğu, Nuh'u gemiden bu günde çıkardığı, İbrahim'i ateşten bu günde kurtardığı, Tevrat'ı Musa -aleyhisselâm-a bu günde indirdiği, Yûsuf'u zindandan bu günde kurtardığı, Ya'kub'un gözlerinin bu günde iade olunduğu, Eyyûb'un bu günde şifâya ka-vuşduğu, Yûnus'un balığın karnından bu günde kurtulduğu, Kızıldeniz'in Benî İsrail'e bu günde yarılıp geçtikleri ve kurtuldukları, Dâvûd -aleyhisselâm-ın bu günde mağfiret olunduğu, Süleyman'a bu günde mülk ve saltanat verildiği ve Muhammed -aleyhi's-salâtü ve's-selâm-ın geçmiş ve gelecek günâhlarının bu günde mağfiret olunduğu
rivayet olunur. Dünyânın yaradılmağa ilk başlandığı, yeryüzüne yağmurun ilk yağdığı gün âşûra günüdür, diye de rivâyet olunmuştur. Bu günde eve çeşitli ve bol erzak almak, muhtaçlara tasaddukta, komşu ve akrabaya ikramlarda bulunmak sene boyunca berekete vesile olur. Yine bu günde oruçlu bulunup gecesini de ihya etmenin büyük ecir ve rizây-ı ilâhîye sebeb olacağı ifâde buyurulmuştur.
Yahudilere benzememek için dokuzuncu ve onuncu günleri yahud onuncu ve onbirinci günleri beraber oruç tutulması gerektiği İbn-i Abbas'dan rivâyet edilmiştir.
Er-Ravzu'l-Fâık kitabında şu kıssa anlatılır:
Bir vakit Basra'da servet sahibi bir adam vardı. Her senenin âşûra gününde müslüman kardeşlerini evine toplar, sabaha kadar Kur'ân okuyarak okutarak geceyi ihya ederler, nerde fakîr ve yoksul, kimsesiz varsa buldurur, hepsine tasaddukda bulunur, dul ve yetimlere ikramda bulunur, elinden gelen hayrı fazlasıyla yapardı. Evinin bitişiğinde bir komşusu bulunuyordu ve komşusunun hem anası, hem de kızı senelerden beri yürüyemez vaziyette idiler. Kız, babasına sordu:
-Babacığım bu gün nedir? Komşumuz herkesi evine toplayıp bu geceyi Kur'ân ve zikirle ihya ediyor? Babası:
-Yavrucuğum, bu gün âşûra günüdür, Allah katında bu günün hürmeti büyüktür, ayrıca çok da faziletleri vardır, dedi.
Sonra uykuya vardılar. Fakat kız çocuğunun gözüne uyku girmiyordu.Sanki nefesi kesilmiş bir halde huşû' ve haşyet ile Kur'ân'ı ve zikrullah'ı dinliyordu. Kur'ân'ın hatim duâsını yapdıkları vakit, yüzünü semâya doğru çevirdi ve Allah'a niyâz ederek:
-Ey Mevlâm! Bu gecenin senin indindeki hürmeti hakkı için, senin rızânı kazanmak için bu gece Kur'ân'ını okumak için uyumamış kulların hürmeti için beni şu hâlimden kurtar, kalbimin kırıklığını sar! dedi. Daha sözünü bitirmemişdi, o anda afiyet bularak bütün ağrı ve sancılarından kurtularak kalkıp doğruldu. Sabahleyin bu hâli görünce şaşıp kalan babası:
-Kızım bu nasıl oldu? diye sordu. O da;
-Babacığım, bu gün ile Allah'a tevessül ettim. O da ânında bana sıhhatimi ihsan etti, dedi.
Böyle gecelerde daha çok sefalete, daha çok sefahete düşmek yerine; daha çok âhirete, daha fazla ebedî âleme meyilli olmak lâzımdır. Zira bu hızlı gidiş, - ister ikrar et, ister inkâr - kabire, öteki dünyaya doğrudur.
Soru Yılbaşı size neyi ifade etmektedir, İslamdaki yeri nedir; kültürümüzdeki yeri nedir? Yılbaşı münasebetiyle dindar oyuncak ve aksesuarcıların, "biz satmasak başkaları satıyor" düşüncesiyle Noel Baba oyuncakları, parti şapkaları, çam ağaçları satmaları caiz midir? Buradan elde edilen para helal midir?
16-Kasım-2006 - 09:00:29
Cevabımız
Değerli Kardeşimiz;
Konuya birkaç yönden cevap vermek daha uygun olacaktır:
Cevap 1:
Bu konuyu iyi kavrayabilmek için önce şu ayet ve hadisleri göz önüne getirmek gerekir
1. "Iyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah`tan korkup sakının..." (Mâide, 5/2. )
2. "Zulum yapanlara en ufak meyil göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah`tan başka velileriniz de yoktur, sonra yardım da göremezsiniz. (Hûd, ll/113.)
3. "O (Allah) size Kitapta : "Allah`ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze geçip dalıncaya dek onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacaktır". (Nisâ, 4/140)
Konuyu başkalarına benzeme noktasından ele alan
hadis-i şerifler vardır. Bunlardan biri şudur:
"Kim herhangi bir gruba benzeşirse o da onlardandır." (Ebu Davûd, Libas 4) Özellikle bu hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şekli benzeşmenin sonuçta itikadı benzeşmeye götüreceğini anlatır.
Ibn Haldun da konuyla ilgili olarak önemli tarihi gerçeklere parmak başar. Mağlupların galipleri taklit etme psikolojisi yaşadıklarını anlatır. (Ibn Haldun, Mukaddime (trc.) I/374-75.)
Cevap 2:
İslâm Dini yepyeni bir nizamla ortaya çıkmış, önceki dinlerin hükümlerini bütünüyle yürürlükten kaldırmıştır. Bu dinin gecesi de gündüzü kadar aydınlıktır. Müslüman anasından metbu' olarak doğar, tabi' olarak değil. Yani o ilmiyle, irfanıyla, yüksek ahlâkiyle ve dindarlığı ile herkese örnek olur, herkes ona uymaya özenir. O ise kimselere özenmez. Çünkü dini ona yeterince malzeme sunmuş, ihtiyacını karşılamıştır. Tabii bu tabiiyet ve matbuiyet ilim ve teknikte, sanatta değildir. Çünkü ilim ve teknik müslümanın yitik malıdır, onu nerede, kimin yanında bulursa almaya daha haklıdır. O halde tabiiyet ve matbuiyet ahlâk, din, adalet ve hakseverliktedir.
O halde diğer dinlerin kutsal saydığı günleri kutlamak, onların âdetlerine uymak, büyük günahlardandır.
Buna birkaç misal verelim :
a) Batı ülkelerinde
olduğu gibi, yabancı kadın ve erkeklerin bir arada toplanıp dans etmeleri, çeşitli oyunlar tertiplemeleri İslâm'a göre büyük günahlardandır. Bir müslümanın onlara özenerek bu gibi şeyleri helâl kabul etmemek şartıyla yaparsa büyük günah işlemiş olur. Helal sayacak olursa, küfre girer.
b) Güzellik yarışmaları, bilindiği gibi daha çok gayr-i müslim ülkelerde yapılır. Bundan amaç, şehvetperestlere kadın vücuduyla ziyafetler çekmektedir. Aynı zamanda genç kızları bu gibi ahlâksızlıklara özendirmek suretiyle onları baştan çıkarmaya yöneliktir. Tabii Kur'ân'a ve Sünnete göre, bir müslüman kadının bu tür müsabakalara katılması, soyunup etini teşhir etmesi büyük bir günah ve ağır bir suçtur. Çünkü ahlâkı ifsad etmekte, kadının annelik vakarını düşürmekte, onu bayağı bir eşya gibi müzayedeye çıkarmaktır.
Bu tür müsabakaların mubah
olduğunu iddia eden kimse dinden çıkar. Tevbe ve istiğfar etmesi gerekir. Aksi halde cenaze namazı kılınmaz.
c) Noel Yortusunu Hıristiyan alemiyle birlikte kutlamak da büyük günahlardan biridir. Hattâ buna özenerek İslâm'da böyle güzel âdetler olmadığını söyler, Hıristiyanları takdir ederse, İslâm Dininden çıkar
Yılbaşında tebrikleşmek de İslâmî sünnetlerden değil, Hıristiyanlara mahsus bir âdettir, Bundan da Müslümanların kaçınması gerekir. Kendi millî ve dinî günlerimizde tebrikleşmemizde ise sayısız yararlar vardır. Her şeyden önce dinî ve millî âdetlerimizi yaşatmış, çocuklarımıza güzel örnekler vermiş oluruz. (Bkz. Celal Yıldırım, İslam Fıkhı)
Cevap 3:
1- Noel Baba, Yılbaşı, Christmas bayramı gibi başka dinlerin alameti, sembolü olan günlere, o günü tazîm ve kutlama maksadıyla katılmak,
aynı maksatla o günlerde tebrikleşmek ve hediyeleşmek, yine aynı maksatla hindi vb. almak, yemek, ziyafet çekmek, aynı maksatla bu tür kutlamalara katılmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara elbise almak ve pişirdikleri yemekleri pişirmek caiz değildir.
2- Böyle zamanlarda, böyle zamanlara has hindi vb. şeyleri sırf gıdalaşmak için almak, ucuz postane hizmetinden yararlanmak için tebrikleşmek haram değilse de, onlara benzeme, onların uygulamalarını yaygınlaştırma ve meşru gösterme anlamı taşıdığından tehlikeli ve mahzurludur. Müslümanların, hangi maksatla olursa olsun, o günlere mahsus bir şey yapmamaları gerekir.
3- Hindi gibi sırf o günlere mahsus şeyleri, o günlerde satmak, fasıklara "günahta yardım" anlamı taşıdığından, haram ya da tahrimen mekruhtur. Ancak alacağı para haram değildir. Haram ve günah olan o işi yapmasıdır. Bu
hindilerin besmele ile kesilmiş olması halinde böyledir. Besmele ile kesilmemişse "meyte" olacaklarından satılmaları hiç bir surette caiz olmaz.
4- Yılbaşı kutlamaları için matbaa sahiplerinin davetiye, afiş, kart vb. şeyleri basmaları da aynıdır. Yani bunlar sırf yılbaşına özel olarak kullanılacaklarsa yapılıp satılmaları aynı derecede mahzurludur: Eşantiyon eşya için de aynı şey söylenir. Ancak satıcılar bizzat yılbaşını kutlamış gibi günah almazlar. Çünkü, satılan şeylerin kötü amaçla kullanılması haramdır. Halbuki süs eşyaları satmak esasen haram olan bir iş değildir. Bu açıdan satıcıların sattığı süs eşyaları bizzat haram değildir. Bunu bir dükkanı içki imalatçısına vermeye benzetebiliriz. İmamı Azama göre içki satışı yapacak birisine binayı kiraya vermek haram değildir. Bu noktadan yapılan satışın kendisi haram değildir. Bunu
yanlış yerde kullanacak olanların yaptıkları haramdır.
Bununla beraber, bir şeyin haram olmaması hiçbir sorumluluğunun olmadığı anlamına gelmez. Böyle bir konuda yardımcı olmak, en azından mekruhtur. Mekruh ise harama yakın derecede kişiyi sorumlu eden demektir. Bu nedenle bir mecburiyet yoksa bu işin yapılmasını tavsiye etmeyiz.
Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?
Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu ibâdeti yapan) müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar.
Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm'dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faâliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. Yukarıda kaynağını verdiğimiz, "Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır" meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.
Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve
bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm'ın beş temel amacından biri dîni (müslümanların hayatında İslâm'ı) korumaktır. İslâm'ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazan bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye göçünce,
burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları müslümanlara yasakladı.
Yılbaşında Müslüman olmanın gereği nedir?
Hepimiz Müslümanız elhamdülillâh. Ama hepimiz Müslümanlığımızın icabını yaşamıyoruz maalesef...
Biz, Müslümanlığın icabını yaşama hâline “dindarlık” diyoruz. Kim inandığı gibi yaşıyorsa, ona dindar insan sıfatını takıyor, dindar adam, diye yâd ediyoruz. Bu sıfat onun hakkıdır zaten.
Siz dindarlığı, zamanın kötülük ve fitnesine karşı giyilen koruyucu bir zırh olarak da kabûl edebilirsiniz.
Aslında dindarlık, sahibini sadece âhirette Cennet’e koyan bir yaşama tarzı olmakla kalmayıp, dünyada da huzura, saadete sevkeden bir yaşama tarzıdır.
Nitekim İsa Peygamber’in doğumu ile Hazret-i Muhammed’in hicretine başlangıç olan yılbaşlarında dindar olanla olmayanın yaşayışını ibretle seyrediyorsunuz.
Dindar olanlar, yılbaşı gecelerinde düşünüyorken, şuur altında
bile olsa diyorlar ki:
— Yılbaşı gecesinin mânası, sayılı ömür senelerinin birinin daha bitmesi, ölüm denen kesin âkıbete biraz daha yaklaşılması, gençlik günlerinin tükenip, ihtiyarlık demlerinin gelmesi.. demektir. Nitekim her yılbaşında siyah saçlara biraz daha aklar düşüyor, akların sayısı da biraz daha çoğalıyor.
Öyle ise, böyle gecelerde daha çok sefalete, daha çok sefahete düşmek yerine; daha çok âhirete, daha fazla ebedî âleme meyili olmak lâzımdır. Zira bu hızlı gidiş, - ister ikrar et, ister inkâr - kabire, öteki dünyaya doğrudur.
İşte dindarlık böyle düşündürüp, böyle tedbirli hareket ettirdiği içindir ki, dindar insanın, geçen senelerinden pişmanlığı azdır. Ama kendisini dinî ölçülerle kayıtlı görmeyen başıboş insanlarda ise her yılbaşında böyle bir muhakeme ve düşünceden eser yok. Tam bir şuur ve idrak mahrumiyeti içindeler..
Ölüme bir sene daha yaklaşmanın delilini teşkil eden gecede, hem ahlâkından, hem mâneviyatından, hem de parasından zararlar görmekte, fireler vermekte, pişman olacağı fiilleri çoğaltarak işlemekteler. Birkaç saatlik bu eğlence ve sefahetin arkasından ömür boyu üzüntü ve pişmanlıklar gelmekte...
Onu böyle ömürboyu pişmanlıklara sevkeden şey, İslâm’ın icabını yaşamayışında, yâni, dindar olamayışındadır.
Şâyet dinin emirlerine sadık kalacak bir iman kuvveti, dindarlık emâresi kazanabilse, her yılbaşı, tam aksini düşünmesine, kendisine çekidüzen verip iman ve ahlâk bakımından yükselmesine sebep olacak, geçmişinden pişmanlık duyan bir sefahet ve sefalete düşmeyecek...
Demek ki, yılbaşı gecelerinde kimilerini o hâle düşürüp, kimilerini de bu duruma çıkaran şey, dindar olup olmamaktan başka birşey değildir.
Anlaşılan, şahsı düşündürüp,
mes’ud ve bahtiyar kılan şeyin dindarlık olduğu kesindir.
Ferdi muhakemesizleştirip sefalete itenin de dinde lâubalilik olduğu bir vakıadır.
Demek imtihan dünyasıdır bu. Her ikisine de yol açık. İsteyen oraya, dileyen de buraya yönelir. Kimi yılbaşında şuurunu iptal eder. Kimi de ihyâ...
Biz şükrederiz dindarlığımıza, hamd ederiz bizi böyle düşündürüp, amel ettiren Rabbimize.
Bizim yılbaşı anlayışımız ne olmalıdır? Ölmeden önce hesaba çekilmek için ne yapmak gerekir?
Bazıları yılbaşını, 'vur patlasın çal oynasın' düşüncesizliğine dönüştürüyorlar, sanki ömürlerinden bir sene gitmemiş, aksine bir sene kazanmışlar gibi sevinç çığlıkları atarak işi sarhoşlaşmaya kadar götürüyorlar.
Herhalde kaybettikleri bir yılı düşünmemek için başvuruyorlar böylesine şuur ve muhakeme iptaline...
Harcanan vakti
nakitten de kıymetli gören İslam büyükleri ise böylesine bir şuur iptaline asla rıza göstermiyorlar, aksine kaybettiğimiz yılın sonunda tam bir nefis muhasebesine girmemizi, harcadığımız seneyi nasıl bir yaşantı içinde tükettiğimizin muhasebesini yapmayı ısrarla tavsiye ediyorlar. İsterseniz bir de onları dinleyelim de nasıl bir muhasebe ve muhakeme içinde olmamız gerekiyor, harcadığımız yılın sonunda görelim.
Hicri 334 senesinde Bağdat'ta vefat etmiş olan büyük mutasavvıf Şibli Hazretleri, Bağdat halkına yaptığı her konuşmasına şu sözlerle başlıyordu:
- Ömürlerinden bir seneyi daha tüketerek varacakları sona biraz daha yaklaşan ahiret yolcuları! Yaklaştığınız yerde hesaba çekilmeden önce burada kendinizi hesaba çekin!
Her vaazına bu cümleyle başlayan Şibli Hazretleri'ne bir hürmetkârı, bir gün şöyle bir soru sordu:
- Hep 'Ahirette hesaba çekilmeden
önce kendinizi dünyada hesaba çekin!' buyuruyorsunuz. Dünyada kendimizi hesaba çekerek yaşarsak sanki ahirette hesaba çekilmeyecek miyiz?
- Evet, dedi, burada hayatını hesaba çekerek yaşayan, orada hesaba çekilmeyebilir. Efendimiz (sas) Hazretleri; "Ahirette hesaba çekilmeden önce dünyada kendinizi hesaba çekin!" buyuruyor, öyle ise burada hayatını hesaba çekerek yaşayan orada hesaba çekilmeyebilir. En azından hesabını kolay verir. Bunun üzerine soru sahibi, kendini burada hesaba çekerek yaşamaya başlar. İbadetlerini eksiksiz yerine getirme gayretine girer. Günahlardan kaçınıp sevaplarını, hayır hasenatlarını çoğaltma titizliğine yönelir. Yani ahirette hesabını veremeyeceği işleri dünyada yapmama kararı alır. Böylece hayatını tam bir şuur içinde hesaba çekerek yaşamaya başlayan genç, bir gece rüyasında hocası Şibli Hazretleri'ni beyaz bir ata binmiş, bulutlara, yukarı uçup gidiyor
halde görür. Arkasından seslenir:
- Hocam bekle ben de geleyim seninle!.. Şibli Hazretleri'nin cevabı kesin: "Ben bu hapishaneden bir kurtuldum, bir daha bekler miyim burada?"
Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah ilk iş olarak üstadını ziyarete giden talebesi, hocasının kapısında cenaze hazırlığını görünce, onun dünya hapishanesinden gece kurtulup ahiret saraylarına doğru uçtuğunu anlamakta gecikmez. Ama çok üzülür bu ani gidişine de o günün akşamında Rabb'ine dua ve niyazda bulunarak üstadını rüyada görme niyetiyle yatağına uzanır, az sonra kendisini hocasının huzurunda bulur. İlk sorusu, vaazlarında tekrar ettiği cümle olur:
- Sen dünyada kendini hesaba çekerek yaşardın, orada hesaptan kurtuldun mu, durum nasıl? İmam tebessüm ederek cevap verir. Meleklerin beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtikleri sırada Rabb'imden hitap geldi:
- O kuluma hesap
sormayınız. Çünkü o hesabını yaparak yaşadı, buraya temiz bir amel defteriyle geldi!.. Siz onun amel defterine bakın yeter, hesabını göreceksiniz orada... Şibli Hazretleri, talebesine; "Siz de" der, "kendinizi orada hesaba çekerek yaşayın.. Hesabını veremeyeceğiniz işlerle gelmeyin buraya. Size de; 'O kulum hesabını yaparak yaşadı, temiz bir amel defteriyle geldi buraya, defterine bakın yeter', denebilir!.."
- Ne dersiniz? Biz de harcadığımız sene sonunda, harcayacağımız senenin de başında kendimizi bir hesaba çeksek mi? En azından hesabını veremeyeceğimiz yanlışlarımız olduysa, tövbe, istiğfarla onları terk etme kararı alsak mı? Yapamadığımız ibadetlerimizi, hizmetlerimizi yapma azmine girsek mi? Yılbaşında bari bu muhasebeyi yapsak mı? Yoksa boş mu ver? Ömrümüzden bir sene daha gittiği halde, sanki bir sene daha kazanmış gibi 'vur patlasın çal oynasın' düşüncesizliğine
düşenlere biz de katılarak malum tekerlemeyi biz de mi tekrar etsek?
- Ayağını sıcak tut başını serin, hayatını yaşa düşünme derin!.. Fakat unutmamak gerek ki, hayatını düşünmeden yaşayanların sonunda duydukları pişmanlık çok derin oluyor; ama bu derin pişmanlığın hiçbir faydası olmuyor. Öyle ise gelin biz hayatımızı düşünerek, hesabını yaparak yaşama kararı alalım yeni yılımızda. Hesabını verebileceğimiz nice yeni yıllar dileğimle... (Ahmed Şahin)
--- On Mon, 12/14/09, Nevin Kaya <nevink26@...> wrote:
From: Nevin Kaya <nevink26@...> Subject: ..::Fethimiz::.. 1431 Hicri Yılbaşımız ve Muharrem ayımız hayırlı olsun To: Date: Monday, December 14, 2009, 10:21 AM
Arabî aylarin hicrî tarih ile sene basi Muharrem ayi’dir. Ramazan ayindan sonra aylar içerisinde en hayirlisidir. "Zilhicce’nin sonuncu günü ile Muharrem’in birinci günü oruç tutanin orucu elli yillik günahina keffarettir" Hadis-i Serîf
Muharrem ayinin ilk Cuma gecesi: Tâhâ Sûre’si bir defa okunacak. 9, 10 veya 10 ve 11.nci günler (10.ncu gün Asûre günü) oruç tutulacak. 10.ncu gece yatsidan sonra 2 rek’at namaz kilinacaktir. Her rek’atinda; 1 Fâtiha-i Serîfe, 1 Ayet-el Kürsî okunup namazdan sonra 313 defa "Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimîn" 1 defa Tenzile Sûresi okunacaktir. Muharrem’in 10.ncu günü Kusluk vaktinde 8 rek’at namaz; her rek’atte 1 Fâtiha-i Serîfe, 1 Ayet-el Kürsî ile kilinacak, namazdan sonra 100 Ihlâs-i Serîf okunacaktir.
Muharrem Ayı ve Aşure Günü
"Şehrullahi'l- Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.
Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir. Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir. Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır. Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir
yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz. Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir. (1)
Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.
Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir: 1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür. 2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir. 3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir. 5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır. 6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir. 7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir. 8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur. 9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır. 10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2) Hz. Âişe'nın belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi. İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta
bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur. Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. "Bu ne orucudur?" diye sordu. Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler. Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3) Aşûra günü yalnız ehl-i
kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu. Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir: "Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69. O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen
terk edebilir" buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu. Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir. Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?" Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(5) Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(6) "Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi
ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir. Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir. Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir. Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır. Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz
sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir. Bîr hadiste şöyle buyurular:"Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Diğer önemli vakıa ise "Kerbela"...
Hz. Hüseyin'in Şehadeti. Resulullah (s.a.v)'in ailesinden 72 kişinin şehadeti. Muhammed ümmeti olduklarını iddia eden bir kalabalık tarafından Muhammed(s.a. v)'in ailesinden 72 kişi şehit edildi ve sağ kalanlar ise tutsak edildi...
İnsanoğlunun yaşam tarihinde birçok önemli dönüm noktaları olmuştur. Bunlardan bazıları insanlığın geleceğine ışık tutacak ve insanı tekamüle erdirecek olaylardır, bazıları ise insanlığın yüz karası ve utanç tablolarıdır.
İnsan kendi geçmişine baktığında, önemli olan bu olayları analiz edip boyutlarını tanımaya çalışıyor.
İnsanoğlunun, özellikle Müslümanların tarihinde, önemli bir yeri vardır kuşkusuz Kerbelâ olayının...
Kerbelâ olayı tahlil edildiğinde, görülecek ki bu olay, ne sırf tarihî bir vakıa, ne salt bir kahramanlık destanıdır; ne sırf siyasî ve ideolojik, ne de salt kavmî ve sosyal bir hadisedir.
Bütün bunlar vardır Kerbelâ"da; ama Kerbelâ bunların hiçbiri değildir.
Allah"ın dininin değiştirildiğini, İslâm"ın tersine bir gömlek gibi ümmete giydirildiğini, ahlâk ve dinî vecibelere boyun eğmeyen bir eğlence düşkününün ümmete musallat olduğunu gören Hz. Hüseyin"in (a.s); dedesi Hz. Resulullah"a (s.a.v) babası Hz. Ali'ye ve şanlı annesi Hz. Fatıma-ı Zehra"ya yaraşır bir "cesaret" ve "yiğitlik" örneği sergileyerek, Allah'ın dinini kurtarma ve uçuruma yuvarlanmak üzere olan ümmete bir kurtuluş meşalesi olma gayreti ve hamasetinin toprak tenler için inanılmaz bir tecellisidir Kerbelâ...
Yezidilerin İslam nizamı diye ileri sürdükleri saltanat'ın önüne geçerek, kendini kurban edip gerçek islam'ın, hilafet sancağının, tüm nesillere ve çağlara ulaştırılmasının adıdır kerbela...
Bir çok önemli olaylara sahne olan Muharrem ayı ve aşura günü'nün bireysel ve toplumsal olarak bir çok hayırlara vesile olmasını diliyoruz...
Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela...
1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793. 2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140. 3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31. 4) Müslim. Siyam: 117. 5) Tîrmizî. Savm: 40. 6) A.g.e., Savın: 47. 7) İbni Mâce. Siyam: 43. 8) İhyâ, 1:238 9) et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116.
1431'inci hicret yılımızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz
Yarın idrak edeceğimiz 1431'inci hicri yılımızla, ay sonunda ulaşacağımız miladi yılımızın İslam âlemine ve insanlık dünyasına hayırlar getirmesini dilerken, hicri tarihimizin başlangıcına ait kısa bir özet arz etmek istiyorum.
Miladi tarih: 622.
Efendimiz (sas) Hazretleri 53 yaşında, peygamberliğinin de on üçüncü senesindedir. Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm ve baskı, sabır sınırlarını aşan boyutlara ulaştığından dolayı, uzun zamandır beklenen hicret izni nihayet çıkmıştır.
Bu sebeple muharrem ayı boyunca sürdürülen gizli hicret, peşinden gelen safer ayında da devam eder, iki ay boyunca Mekke'yi gizli ve aleni terk edenlerin sayısı 15O aileyi geçer.
Artık hicret sırası onları yolcu eden Efendimiz'e gelmiştir.
Nitekim safer ayının 27'sinde Efendimiz (sas) Hazretleri de evinin etrafını sarmış bulunan silahlı müşriklerin arasından gece karanlığında çıkıp yol arkadaşı Ebu Bekir'le buluşarak birlikte bir saatlik uzaktaki Sevr Mağarası'na ulaşıp saklanmaya muvaffak olmuşlardır. Üç gün boyunca burada yol hazırlıklarını tamamlayan Efendimiz, rebiul'evvelin başında Medine'ye doğru dört kişilik bir kafile halinde yola çıkarlar. Kafilede kendilerine kılavuzluk yapacak olan Abdullah bin Ureykıt bir müşriktir!. Ancak Resulullah onu, kılavuzluğundaki maharetine ve sözünde duruş dürüstlüğüne bakarak tercih etmiştir.
Nitekim 15 günde ancak kat edilecek 45O km'lik yolu, 8 günde en kısa yoldan giderek Medine'nin kenarındaki Kuba köyüne ulaşmayı başaran bu kılavuzuna, Efendimiz ücretini anlaştıklarından fazla vererek memnuniyetini ifade eder. 15 gün kaldığı Kuba'da bir mescid inşa eden Efendimiz (sas) Hazretleri, burada cemaatle birlikte namaz kılınmasını sağlar.
Buradan cuma günü Medine'ye doğru yol alırken gelen ayetlerle farz olan cuma namazını yolda kıldırdıktan sonra, büyük bir kafile ile nihayet hicret yolunun sonu olan Medine'ye ulaşır, bugünkü mescidin bulunduğu yerde çöken devesinin misafir olacağı evi de işaret ettiğini ifade ile Halid bin Zeyd'in evine misafir olur.
Böylece 53 yaşında rebiul-evvelin başında günde 56 km yol yürüyerek başladığı 45O km'lik hicret yolculuğunu ayın 27'sinde Medine'de tamamlamış olur.
Bu kutsal yolculuktan tam 16 yıl sonra Halife Hazreti Ömer (638) de Medine'de meşveret meclisini toplar, devlet işlerini düzenleyen tarihsiz evraklar karışıklığa sebep olduğundan Müslümanlara ait resmî bir tarih tespitine ihtiyaç olduğunu, hangi olayı tarih başlangıcı olmaya layık gördüklerini sorar.
Efendimizin doğumu, vefatı gibi büyük olayları tarih başlangıcı olmaya layık gördüklerini ifade edenler olursa da en ilgi çekici teklif Hazreti Ali'den gelir.
-Müslümanların İslam'ı yaşamak ve yaymak için her şeylerini Mekke'de bırakarak Medine'ye hicretlerini tarih başlangıcı olmaya en layık olay olarak görmekteyim, der.
Bu teklife meşveret meclisinden tasvip sesleri yükselerek karar kesinleşir.
Meşveret meclisinin bu kararını kapıda bekleyen Abdullah, Medine sokaklarında halka şöyle ilan eder:
-Ey Müslümanlar! Haberiniz olsun, artık sizin de bir resmî tarihiniz vardır. İlk hicret kafilesinin yola çıktığı muharrem birinci ay, bu ayla başlayan sene de birinci hicri sene olarak tespit edilmiştir. Birinci muharrem ayınız ve hicret yılınız hayırlı, uğurlu olsun!
Biz de Abdullah'ın o günkü duasına bugün de amin diyor, tüm Müslümanlara '1431'inci hicret yılımız hayırlı ve uğurlu olsun!' diyoruz.
Alâeddîn Konevî hazretleri, evliyânın büyüklerindendir. Fıkıh, kelâm, tefsîr, usûl ve edebiyat âlimi idi. 1270 senesinde Konya’da doğup 1328’de Şam’da vefât etti. Alâeddîn Konevî hazretleri her hareketini Peygamber efendimize uydurmaya çalışırdı. Talebelerine bu şekilde olmadıkça, Resûlullah efendimize gerekli hürmet ve tazimin yapılmış olamayacağını bildirirdi. O, Resûlullah efendimize uymak, Ona hürmet göstermek için şu hususları talebelerine daima tavsiye etmiştir:
1.Resûlullahın mübârek isimleri geçtikçe salât ve selâm getirmek.
2.Resûlullah efendimiz ziyaret edildiğinde kabr-i şerîfinin yanında sesi yükseltmemek.
3.Resûlullahın haremi olan Medine-i münevvereye tazim ve hürmette bulunmak, orada yasaklanan şeylerden (veya günah işlemekten) sakınmak ve Medine-i münevvere ehline ikramda bulunmak.
4.Resûlullah efendimizin mübârek sözlerinden ve işlerinden bildirilen bir şeyi, Onun şânını hafife alacak bir şey ile mukabele etmemek. Meselâ Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem falanca şeyi severdi denince, hâlbuki ben onu sevmem dememek.
5.Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîf kitaplarının üzerine, başka herhangi bir kitap veya herhangi bir ev eşyası koymamak.
6.Allahü teâlânın ism-i şerîfi veya Resûlullah efendimizin mübârek isimlerinin bulunduğu bir kâğıdı atmamak. Böyle
kâğıtlar yırtılmaz. İslâm harfleri ile yazılı olan kâğıtlara da hürmet etmek lâzımdır. Bunları temiz bir beze sardıktan sonra çiğnenmeyecek yerde toprağa gömmek veya yakmak lâzımdır.
Bir kimse için söylenen kusûr, onda varsa, bu söz gıybet olur. Yoksa iftirâ olur.
Hadîs-i şerîf
Yahoo! Türkiye açıldı! Haber, Ekonomi, Videolar, Oyunlar hepsi Yahoo! Türkiye'de! www.yahoo.com.tr
Yahoo! Türkiye açıldı!
Haber, Ekonomi, Videolar, Oyunlar hepsi Yahoo! Türkiye'de! www.yahoo.com.tr
Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür. Nitekim sadakat kahramanı Kâ'b b. Mâlik (radıyallâhu anh): "Ben doğruluğumla kurtuldum." der. Evet, doğruluk deyince O'nu hatırlamamak mümkün değildir.
Kâ'b b. Mâlik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şairdi. Şiirleriyle kâfirlerin moral dünyalarını alt-üst edebilirdi. Akabe'de gelip Allah Resûlü'ne biat etmişti. Dolayısıyla da Medine'nin ilklerindendi. Fakat Tebük Seferi'ne katılamamıştı. Tebük zorlu bir savaştı. Bu savaşta bir avuç insan koskoca Roma İmparatorluğu'nun ordularıyla yaka-paça olacaktı. Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında. O düşünceyle gidildi.. o civanmertlik gösterildi.. o sevap alındı ama o korkunç muharebe sadece düşüncelerde kaldı.
Allah Resûlü, bütün askerî harekâtlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan davet etmişti. İşte, böyle açık bir davete rağmen Kâ'b, bu sefere iştirak edememişti. Şimdi siyer kitaplarından, kendi serencamını kendi ağzından icmal ederek anlatalım:
"Herkes muharebeye davet edildi. Çünkü mücadele çetin olacaktı. Fakat Allah takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı. Böyle olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti ama Allah Resûlü bu muharebeye ayrı bir ehemmiyet veriyordu.
Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım. Hatta o güne kadar hiçbir harbe bu kadar iyi hazırlanmamıştım. İki Cihan Serveri hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti. Ben kendi kendime: Nasıl olsa onlara yetişirim, diye beraber çıkmadım. Hiç de bir işim yoktu. Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu. Bugün-yarın-öbür gün, derken günler gelip geçiverdi. Artık Allah Resûlü'ne yetişmem mümkün değildi. Mecburen bekleyecektim.. ve bekledim de. Hem de her saati günler süren bir bekleyişle bekledim.
Nihayet, Allah Resûlü'nün seferden dönüşü her yandan duyulmaya başladı. Zaten her defasında öyle olurdu. Medine, O'nun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha canlanırdı. İşte şimdi yine herkesin yüzünde bir beşaşet vardı; Allah Resûlü dönüyordu...
Nihayet beklenen vakit geldi. Ordu Medine'ye avdet etti. Efendimiz de mutadı olduğu üzere evvelâ mescide uğrayıp iki rekât namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı. Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve harekete iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı. Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretleri kabul edilmişti. Ben de aynı şeyi yapabilirdim. Zira içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim. Ama nasıl olur da hiçbir mazeretim olmadığı hâlde Allah Resûlü'ne yalan söyleyebilirdim. Yapmadım, yapamadım. Karşılaştığımızda, İki Cihan Serveri kalbimi delip geçen bir buruk tebessümle karşıladı beni. Ve: 'Neredeydin?' diye sordu. Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım.
Başını çevirdi ve dil ucuyla: 'Kalk git!' dedi.
Dışarı çıktım. Kavmim etrafımı sardı: 'Sen de bir mazeret söyle, kurtul!' dediler. Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu. Fakat birden kendime geldim ve sordum: 'Benim durumumda olan başkaları var mı?' 'Var.' dediler ve iki isim söylediler. İkisi de Bedir'e iştirak etmiş namlı, şanlı sahabeler arasında bulunuyorlardı: Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye. Evet, onlar da hiçbir mazeret beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi. –Estağfirullah– intizar koridoruna girmişlerdi. Benim için ikisi de kendilerine ittiba edilecek insanlardı.. ben de onlara uymaya karar verdim; mazeret ileri sürmekten vazgeçtim.
Namaz kılarken gözümün ucuyla O'na bakıyordum
Üçümüz hakkında bir emir yayımlandı. Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp, konuşmayacaktı. Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, durmadan gece gündüz ağlıyorlardı. Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım. Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum. Ancak benimle kimse konuşmuyordu. Vaktimin çoğunu mescidde geçiriyordum. Allah Resûlü'nden bir tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu.. heyhât ki, her gün evime hicranla dönüyordum; O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti. Selâm veriyordum; acaba dudakları kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum. Gel gör ki en hafif bir kımıldama olmuyordu.
Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla O'na bakıyordum. Namaza başladığımda bana bakıyordu. Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana öylesine yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.
Bir gün Ebû Katâde –ki amcamın oğluydu, onu çok severdim, o da beni canı kadar severdi– onun bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum. Selâm verdim, selâmımı almadı. Sordum: 'Allah için söyle, benim Allah ve Resûlü'nü sevdiğime inanmıyor musun?' O hiç cevap vermedi. Sözümü üç defa tekrar ettim. Üçüncüsünde de: 'Allah ve Resûlü bilir.' dedi ve yanımdan ayrıldı. Dünya başıma yıkılmıştı. Ebû Katâde'den bu sözü hiç beklemiyordum. Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra ağladım.
Yine bir gün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın beni soruşturduğunu duydum. Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi. Adam yanıma geldi, elinde de bir mektup vardı. Mektup bana aitti. Gassân Meliki'nden geliyordu. Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu. Mektubunda: 'İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış.. Bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri yüksektir...' gibi sözler ediyordu. "Bu da bir imtihan." dedim ve mektubu yırtarak ateşe attım.
Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı
Kırkıncı gündü. Allah Resûlü bir adam göndermişti. Gelen şahıs bizim, hanımlarımızdan uzak durmamız gerektiğini söylüyordu. 'Boşayayım mı, ne yapayım?' dedim. –Ah vefasına kurban olduğum insan!– 'Sadece uzak dur!' dedi ve gitti. Hanımıma kendi evlerine gitmesini söyledim. Bu arada Hilâl'in hanımı gidip, hizmet etmek kaydıyla izin istemişti. Hilâl yaşlı bir insandı. Kendi işini göremiyordu. Ve Allah Resûlü onun hanımına izin vermişti. Bazıları benim de aynı şekilde izin almamı istediler. Fakat kabul etmedim. Zira Allah Resûlü'nün böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını bilemiyordum.
Derken bir müddet de böyle geçmiş ve tam elli gün dolmuştu. Artık dayanamaz hâle gelmiştim. Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı. Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum. Birisinin yüksek sesle ismimi söylediğini duydum. Ses: 'Müjde Kâ'b!' diyordu. İşi anlamıştım. Hemen secdeye kapandım. O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü affımızı ilân etmişti. Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu. Talha boynuma sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu. Sanki yeniden bir Akabe yaşıyordum. Allah Resûlü'nün huzuruna gelip elini tuttum. O da benim elimi tutmuştu. –O anda Cennet'le müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti– Allah Resûlü: 'Allah sizi affetti.' buyurdular. Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular:
"Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah Tevvâb'dır, Rahîm'dir."(Tevbe Sûresi, 9/118)
O bu âyeti okuduktan sonra Resûlullah'a hitaben, 'Yâ Resûlallah! Ben doğrulukla kurtuldum.. Bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey söylemeyeceğime, söz veriyorum.' dedim."158
Evet, peygamberlik hakikati, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Her peygamber doğru söyler. Ve öyle olması da zarurîdir. Zira, gayb âleminden emirler getirerek insanlığa tebliğ eden bu şahıslardan herhangi birinde küçücük bir yanılma veya yanlışlık olsa, her şey altüst olur. İnsanlık adına öğrenmemiz gerekli olan bütün hakikatler, bize onlar vasıtasıyla intikal etmektedir. Bu ise zerre kadar yanılgıya tahammülü olmayan çok hassas bir konudur.
ÖZETLE:
1- Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür. Nitekim sadakat kahramanı Kâ'b b. Mâlik (ra): "Ben doğruluğumla kurtuldum." der.
2- Allah Resûlü, bütün askerî harekâtlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan davet etmişti. İşte, böyle açık bir davete rağmen Kâ'b, bu sefere iştirak edememişti.
3- Çok defa namaz kılarken gözünün ucuyla O'na bakıyordu. Namaza başladığında Allah Resûlü de ona bakıyordu. Fakat namazını bitirince hemen ondan gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. ZAMAN
11 Aralık 2009, Cuma
[His Dünyası] Dava Adamı
Kıvrım kıvrım Hakk'a uzanan ışıktan yolda,
Benliğin her basamağını aşan kahraman;
Yok gözü servette-sâmanda, parada-pulda;
Büklüm büklüm bir yumak onun elinde zaman.
Durmuş gök yolculuğuna rampalar kuruyor,
Ermiş Hızır'la bir halvete önceden önce;
Gelip-geçene şafak mesajları sunuyor,
Bağrında tek ışığın çakmadığı her gece...
Elinde meş'alesi, saçıyor her yana nûr,
Kandiller sıra sıra geçtiği her bucakta;
Atlas ikliminde her dem üfül üfül huzûr,
Tütüyor amber kokusu, tüten her ocakta.
Yeşeriyor geçip gittiği yerler ardından,
Nâra atıyor ovalar, obalar, yamaçlar...
Rüzgâr bahar kokusuyla esiyor her yandan,
Bir bir doğruluyor devrilen ulu ağaçlar.
Sonsuzla iç içe onun düşünce dünyası,
Dilinde bir yanık türkü, gönlünde heyecan;
Gözlerinde rengârenk âhiret haritası,
Benliğinde nokta nokta ötelere iman...
M. Fethullah Gülen
Haftanın Duası
Allah'ım! Senden bizim, inanan kardeşlerimizin ve topyekün insanların kalblerini, imana, İslam'a, Kur'an'a, ihsan duygusuna ve Peygamberimiz vasıtasıyla bize gönderdiğin bütün hakîkatlere tastamam açmanı diliyoruz. Kalblerimizi topyekün islerden, paslardan, küçük-büyük bütün virüs ve mikroplardan arındır.. bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz hatalarımızı, günahlarımızı mağfiret buyur.
Sözün Özü
İnsan, Allah nezdinde murad olmayı, meleklerin ve cennet ehlinin muradı hâline gelmeyi istiyorsa ağyarı kafasından silip atmalı, her şeyde bir yönüyle hep O'nu görmeli; Allah'ı murad olarak düşünüp her hâl ve davranışında O'nun rıza ve hoşnutluğunu yakın takibe almalıdır. Yaptığı işin murad-ı İlâhî istikametinde olmadığını hissettiği durumlarda ise, hemen o işten vazgeçmeli, o hâlden sıyrılmalıdır.
Doğruluk, peygamberliğin mihveridir. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü onlar, hilâf-ı vaki hiçbir beyanda bulunmazlar. Allah Resûlü'nün hayat-ı seniyyeleri buna en güzel misaldir.
Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü'l-Esved'in (Biz Es'ad: Mutlu Taş diyelim) tekrar eski yerine konulması büyük bir mesele hâline gelmişti. Kabileler kılıçlarını yarıya kadar sıyırmış ve herkes bu şerefin kendine ait olmasını istiyordu. Sonunda şöyle bir karara vardılar. Kâbe'ye ilk girenin hakemliğini kabul edeceklerdir. Herkes merakla bekliyordu.. ve tabiî, Allah Resûlü'nün hiçbir şeyden haberi yoktu. O'nun dosta-düşmana güven telkin eden gül yüzü görününce, oradakiler sevinçlerinden havaya zıplayıp "Emîn" geliyor, dediler ve O'nun hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler.
Zira O'na güvenleri tamdı. Allah Resûlü o gün henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti ama herkesin itimat edeceği bir insandı ve bir peygambere ait bütün vasıfları üzerinde taşıyordu.
Eğer siz de insanlığa sevgi, barış ve kardeşlik götürmek üzere yola koyulmuşsanız ve nübüvvet misyonuna talipseniz doğruluk en büyük sermayeniz olmalıdır. Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmelisiniz. Çünkü yalanın iki tarifi vardır: Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkîye mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır; tabir-i diğerle, Allah nezdindeki hakikate ve Cenab-ı Hakk'ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir.
Öyleyse, söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli; bunu yaparken de "İşin hakikatini Allah bilir" düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz. Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.
Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes'ud hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz'in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Mesela, herkes tarafından bilinen "Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir." mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah.." der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine "Allahu a'lem" kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, "Bir sene boyunca İbn-i Mesud hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile "Resûlullah buyurdu ki" dediğini duymadım."
Hortumlamadan uzak durmak için
İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz "dil iffeti" diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mutabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsü'l-emriyesine denk düşmesi de iffetin diğer bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta temrin yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır.
Dünyevî güzelliklere ve mala-mülke karşı tama duygusu da, henüz zihinde bir görüntü gibiyken oracıkta boğulmalı ve gelişip büyüyerek başkasının kazancını çekememezliğe, hasede ve kıskançlığa dönüşmesine fırsat verilmemelidir. Zira bu zaaf, daha küçükken önü alınmazsa, değil insanı dilenciliğe sevk etmek, karakter bakımından zayıf kimseleri hırsızlığa bile götürebilir. Bundan dolayıdır ki, "hortumlama" sözü son zamanlarda en çok duyulan ifadelerden biri olmuştur. Bazıları, "hırsızlık" kelimesini sevimli bulmadıklarından dolayı mıdır ya da "hortumlama" tabirinde bir kibarlık sezdikleri için midir, yoksa büyük büyük lokmaları yutmayı anlatabilmek maksadıyla mıdır, bilemeyeceğim, sürekli "hortumlama"dan bahsediyorlar; bazıları da halk arasında kocaman kocaman
insanlarmış gibi görünmelerine rağmen ancak bir hırsızın yapabileceği bayağı şeyleri yapıyor ve milletin malını haksız yere yiyorlar.
Evet, insan mal-mülk mevzuunda da kendinde bir zaaf görüyorsa, daha baştan ayaklarını sağlam tutabileceği yerde durmalı ve yıkılabileceği alanlarda dolaşmamalıdır. Gözünü servet hissi bürümüş bir kimsenin makam, mansıp ve imkân sahibi olması buzlu yolda ulu orta koşması gibi bir şeydir. Onun kayıp düşmesi her an muhtemeldir. Öyleyse, o insan, yüzüstü kapaklanmayacağı sahalara yönelmeli; dönebileceği yerde geri dönmeli ve henüz iş işten geçmemişken iradesinin hakkını vermelidir. Aksi halde, iradesinin sırtına çok ağır bir yük yükleyip devrildikten ve "iffetsiz" damgasını yedikten sonra "Ben ne kadar da iradesizmişim" diyerek yakınmasının bir manası yoktur.
ÖZETLE
1- Doğruluk en büyük sermayeniz olmalıdır. Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız.
2- Söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemelisiniz.
3- Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile hep doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına asla meydan vermemelisiniz.
04 Aralık 2009, Cuma
Peygamber Efendimiz hep doğruluk tavsiye etmişti
O hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir.
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve o kendine has doğrulukla âdeta imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. Öyle bir noktaya ki, onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O'nu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve: "Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size Cennet'i söz vereyim." demektedir.
Kırk yaşına kadar O'nun hilâf-ı vaki bir söz söylediğini veya sözünde durmadığını bir kimse ne görmüş ne de duymuştu. Daha sonra sahabe olma şerefine eren bir zat diyor ki: "Cahiliye devrinde Allah Resûlü'yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığım yere gittim.. baktım ki Allah Resûlü orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece: "Ey genç! Bana meşakkat verdin. Üç gündür seni burada bekliyorum." dedi.
İşte, -o güne göre- Efendi-
miz'in (sas) en azılı düşmanı Ebû Süfyan'ın, O'nun doğruluğunu tasdiki:
Allah Resûlü etraftaki hükümdarlara nâmeler gönderiyordu. Bu mektuplardan birini de, Roma imparatoru Hirakl'e (Hiraklius) göndermişti. Hirakl, mektubu baştan sona okudu. O sırada Şam bölgesinde bulunan Ebû Süfyan'ı çağırttı ve aralarında şu şekilde bir muhavere cereyan etti:
- O'na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi fakirler mi?
- Fakirler.
- Hiç O'na inananlardan dönenler oldu mu?
- Şimdiye kadar hayır.
- Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
- Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.
- Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?
- Hayır, O'nu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.
Ve işte mektubun tesirinden sonra, henüz Müslümanların en amansız düşmanı olan Ebû Süfyan'dan aldığı bu cevaplarla çarpılan Hirakl, kendini tutamayarak şöyle dedi:
- Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah'a karşı yalan söylemesi düşünülemez.
Sadece mevzumuzla alâkalı yönünü aktarmak için çok kısa temas ettiğimiz bu hâdisede, Allah Resûlü'nün doğruluğuna iki delil vardır. Birincisi, Bizans İmparatoru Hirakl'dir ki, yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir. İkincisi ise, o gün için henüz İslâm'la şereflenmemiş Ebû Süfyan'ın verdiği cevaptır ki, Allah Resûlü'nün doğruluğunu kabullenip tasdik etmiştir.
04 Aralık 2009, Cuma
Ölene kadar ayrılmayız buradan
1950'lerden sonra dinî hayata biraz daha serbesti gelir. İzmit Gölcük'te oturan İrfan Kopuz ağabey de şuurlu bir şekilde bu konudaki açlığını gidermeye çalışır. 1960'ların ikinci yarısında Fethullah Gülen Hocaefendi'yi tanıma fırsatı bulur: "Hocaefendi askerden geldikten sonra İzmir'de vaiz olduğunda buradan bir arkadaşla İzmir'e dinlemeye gidiyorduk."
İrfan ağabey, yakın çevresinden Mustafa İz Hoca vesilesi ile tanımıştır Fethullah Gülen Hocaefendi'yi. Şöyle anlatıyor: "Allah'ın bu dünyayı yaratmasının hikmeti kendisinin bilinmesidir. Kendisinin bilinmesi de varlıkların bilinmesi ile olur. Yani varlıkları yaratmasının sebebi kendisinin kudretinin görülmesi içindir. İlimsiz Allah bilinmez. Ne kadar ilim olursa insan da Allah'ı o kadar iyi bilir. Yaratılışın hikmetine göre insanı yaratan, bilinmez bir varlıktır. Bilinmesini istedi, insanları ve cinleri yarattı. Bütün şey insanların ilmiyle tamamlanıyor. Bu anlayışı kabullendiğimiz için, Hocaefendi de bizim zihnimizi açtığı için baktık ki Hocaefendi'nin yolu bizim istediğimiz yol. Bundan daha ölene kadar ayrılacağımız yok. Gelen arkadaşlar, insanlar yanlış edebilir ama sistem
yanlış eder mi? Etmez. Hizmetin gayesi insan yetiştirmektir. İnsanın gayesi de, Allah'ın kendisine yüklediği vazifeyi temsilen en üstün seviyede yaşamaktır. Hocaefendi'nin anlayışı da budur."
Sıkıntılar ve yasaklar yüzünden medrese eğitimi almamış, Kur'an'ı bile delikanlılık çağını biraz geçtikten sonra öğrenmiş olan İrfan amca işte böyle düşünmektedir. Bu düşünce onda küçüklüğünden beri mevcuttur. Hırdavat/nalburiye dükkânında sattıkları için de bakın nasıl düşünmektedir o: "Sattığımız herhangi bir malzeme insanların işine yarayacaksa bu bile bir hizmettir."
Tabii bugüne kadar kolay gelinmemiştir. İrfan amca da ilklerden olarak, yaşanan ve yaşanacak ne tür sıkıntılar varsa hepsinin çilesini en derinden hissederek hizmetlerine devam etti, bugün de hâlâ devam etmektedir: "Biliyorsunuz, dünyada ne zaman sıkıntıları hoş karşılayabilirseniz o zaman sıkıntılar sıkıntı olmaktan çıkar. 'Ben derdimi dert bilirdim/Derdim bana derman imiş' diyen dostlarımız derdin şifa olduğunu bildiriyor bizlere. Allah kuluna zulmetmez. Yeter ki anlayabilelim."
haftanın Duası
Ey Rabbimiz! Ey biricik koruyucumuz! Bizi her zaman koruyup kollamanı ve sıyanet etmeni dileniyoruz.
Ey sevdiği kullarını hiç yalnız bırakmayan Mevlâmız! Sen bizim için lütufkâr namına lâyık yegâne Zatsın. Biz muhtaç kullarını riayet ve inayetinle, insî ve cinnî şeytanların asla ulaşamayacağı sıyanet kalene al.. etrafımızı muhafaza surlarınla kuşat.. düşmanlıkla oturup kalkan kötü niyetli kimselerin şerlerinden bizi muhafaza buyur
Sözün Özü
Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa havada uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolda yürüyor gibi oluruz.
Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da, çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.
Hac, Müslümanlar arasında içtimâî birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve öyle şümullü bir İslâm şiârıdır ki, onun enginlik ve vüs'atini, küre-i arz üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir.
Her yıl, yüzbinlerce insan, Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk'a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekânda, edâ edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd u peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimâî, iktisâdî, idârî ve siyâsî işlerini, her yanıyla Hakk'a kulluğu çağrıştıran bir ibadet zemininde, kalblerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.
Kâbe, bakış zâviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edâsı ve endâmıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini, harîmini açıp bize:
"Gel ey âşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefâ gördüm"
dediğini duyar gibi oluruz.
Kâbe, konumu itibâriyle, evimizin en mûtenâ köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini ruhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yüzbinler içinde, uhrevî düşüncelerle coşmuş onun etrafında pervaz ederken, âdeta Allah'a doğru yürüyormuşçasına şevk u tarâbla coşar ve kendinden geçer.
Tavafta kim bilir hangi kapılar açılır
Vücutlarının yarısından çoğu açık, urbaları omuzlarında "remel" yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik-çavak bir yol alışın heyecanını yaşarlar. İnsan, o uhrevî kalabalığın ukbâ buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o İlâhî harîmin münzevî sükût ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe'nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sînelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran
sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe'nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp, köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.
İnsan mes'âda (sa'y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkisini, vuslat ve "dâussıla"sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip-gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sîneler, Kâbe'nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içine matkaplar salarak, Beytullah'ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye mukabil, burada, bir hatt-ı müstakîm üzerinde gelip-giderek, peygamberâne his ve duygularla, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir.. yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz aradığını tam bulamamış olmanın
tahassürüyle gelir-gider, koşar-âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur.
Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes'â gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivertleşir.. Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş indirir.. ve her hadise ile fâniliğini anlayan insan, buradan göçme zamanı geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve kendi içine, kendi hususî dünyasına çekilerek âdeta bir rûhî inzivaya bürünür.
Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk'a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve başdöndüren füsûnuyla güzergâhı kesmiş duran "Mina" onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu "Arafat" onları gözlüyor.. "Müzdelife", onlara mini bir şeb-i arus yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah'a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe'de, kâbe-i kalblerine yönelerek, Hak'tan yine Hakk'a, urûc ve nüzûllerini noktalayarak "fenâ fillâh" ve "beka billâh" tedâîlerinin ilhamlarıyla tâlihlerine tebessümler yağdıracaklar.
Mina arzda semâvî bir kuşaktır
Bence Mina, fedâkârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semâvî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibâriyle tamamen, şimdiki durumu itibâriyle de kısmen, hemen herkesin, evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki, ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hissederler neler..! Bizler Mina'yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki, oraya daha adım atar-atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, bize ötelere
açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.
Biz Mina'da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken, "Arafat" bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir dâussıla tutkusuyla koşan Hak konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mülâhazasıyla coşkun Hak konuklarını.
Arafat'ın öyle bir nûrânîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat'iyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini Arafat'ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıldar durur. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat'ı yaşamalı ve Arafat'ın tulû' ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.
Arafat'ta insan, duânın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şâhit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen duâlar, daha bir derinlikle tüllenir; sesler, soluklar, göklerötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça, seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâsıyla gençleştiğini, ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır.
Hac yolcusu ne kazanır?
Vicdanlarımızdan, Müzdelife'nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat'tan ayrılır, rükûa nisbetle secde seviyesinde Allah'a yakın olmanın unvanı sayılan Müzdelife'ye yürürüz.. sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah'a yürüdüğümüz gibi Müzdelife'ye yürürüz. Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtâbın, dağ-dere, vadi-yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve göklerin yere indiği, arzın semâvîleştiği duyguları içinde, kendimizi, orada, Hakk'a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz. Kâbe'den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların simalarındaki akislerini, Allah'a yönelmiş yalvaran bu sâdık bendelerin seslerini
bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.
Ufuklarda şafak emâreleri tüllenmeye başlayınca, tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk'a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan duâlar her biri Hakk'a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte edâ edilir.
Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede olan başlar, bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden "şedd-i rihâl" eder ve yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp ve vadi vadi selâm durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalblerin, düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkıyadlarını ortaya koyacakları Mina.. Hazreti Âdem'den Hazreti İbrâhim'e, ondan da insan nev'inin Şeref Yıldızı'na kadar binlerin, yüzbinlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhâkemelerini kalble irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca
ibadetin esası sayılan taabbüdîliğin ma'şerî vicdan tarafından temsil edildiği Mina... Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac esvâbından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı..
Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enâniyeti hesabına iplik iplik çözülür; kalbî ve rûhî hayatı adına da bir dantelâ gibi ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezelî ama taptâze gerçeklerle tanışır ve halleşir.. ve hiçbir zaman unutamayacağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu arzî fakat semâvî yolculuk, ihtivâ ettiği vâridât ve hâtıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semânın renkleri, hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur. Oralara yüz sürme tâlihliliğini paylaşan ruhlar, ebediyen başka bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların
öteler buudlu cazibesini ömürlerinin gurûbuna kadar da asla unutmazlar. ZAMAN
[Haftanın Duası]
Ey Rabbimiz! Bizi her zaman koruyup kollamanı ve sıyanet etmeni dileniyoruz. Ey sevdiği kullarını hiç yalnız bırakmayan Mevlâmız!
Sen bizim için lütufkâr namına lâyık yegâne Zatsın. Biz muhtaç kullarını riayet ve inayetinle, insî ve cinnî şeytanların asla ulaşamayacağı sıyanet kalene al.. etrafımızı muhafaza surlarınla kuşat.. Düşmanlıkla oturup kalkan kötü niyetli kimselerin şerlerinden bizi muhafaza buyur, ey celâl ve ikram Sahibi! ZAMAN
[Sözün Özü]
Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehîb dağ ve tepeler arasında filizlenmiş bir nilüfere benzer.
İçinde varlığın esrârını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü'l-Müntehâ'nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin üsâresinden meydana gelmiş bir kristâl gibidir. İnsan onun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Sidretü'l-Müntehâ'ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.
Kurban Türkçemizde teslimiyeti, içtenliği, fedakârlığı, sevgi ve hayranlığı ifade eden en güzel kelimelerden biridir.
Mesela, bir fikir ve dava uğruna kendini feda eden kimseye kurban oldu denilir. Bir kaza yada felakette ölenlere de felaketin kurbanları denir. Kurban olmak, kurban gitmek, kurban vermek, kurban etmek deyimleri büyük bir sevgiyi, bağlılığı ve fedakarlığı ifade etmektedir.
Dînî anlamda ise, Hak yolunda, Allah’ın emirleri gereğince, Allah’a şükrümüzün ve teslimiyetimizin bir nişanesi olarak O’na yakınlaşmaya vesile olmak için kesilen hayvanlara kurban denilmektedir.
Kurban denince aklımıza ilk gelen hiç şüphesiz Hazreti İbrahim ve İsmail’in hayat hikâyesidir. İbrahim’i İbrahim yapan önce candan geçmesi, ateşe atılırken hiç tereddüt etmeyip tam bir teslimiyetle “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” diyebilmesi, sonra da ciğerparesi oğlu İsmail’den geçebilmesiydi.
Hazreti İbrahim; birçok mücadeleden, imtihandan başarıyla çıkmış, Allah yolunda babasından ayrılmayı, kavmiyle ters düşmeyi, canını kurban etmeyi göze almış örnek peygamber.
Hazreti İsmail ise;İbrahim’in yıllar sonra doğmuş, kendisiyle aynı dini paylaşan itaatkâr oğlu. Yani her ana-babanın “gözümün nûru, sana kurban olurum” diyeceği bir evlattı.
O biliyordu ki, kurban olacaksa sadece Allah’a olmalıydı. Evlada, eşe, ana-babaya, paraya, makama kısacası dünyaya kurban olmak ateş demekti.
Onun için emreden Allah ise “ babacığım emr olunduğun şeyi yap” demeyi vazife bilen bir evlattı.
Hz. İbrahim’in şahsında şekillenen ve Muhammed Ümmetine görev ve hatırlatma olan bu hadise hepimizin hayatında her an yenilenmektedir. Kurban oluyorsak ne için oluyoruz, kurban ediyorsak neyi kurban ediyoruz? Bizim İsmail’imiz ne? Allah’a teslimiyet ve yakınlaşma imtihanını verebiliyor muyuz? İşte ilahi uyarı:
“Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe Suresi, ayet 24)
Kurbanlarımız aşkımız, sevgimiz, bağlığımız ve teslimiyetimizin simgesidir. Böylece Sevgiliye yaklaşır, aradaki bağları kuvvetlendiririz. Seven sevilene kurban olurmuş. Kurban olmakta aşkın ilk adımı sayılır. Âşık, işin başında kendini feda etmeli, nefsini kurban edebilmeli ve kendinden vazgeçebilmeli ki âşıklık iddiasında bulunsun. Aşk yolunda ilerleyebilsin.
Şair Fuzuli “canımı cânân eğer isterse minnet cânıma / can nedir kim, ânı kurban etmeyem cânânıma...” diyerek canın sevgili yoluna kurban edilmesini gerekli görür.
Hatta Fuzuli bunu yılda bir kez değil her an zaruri görür:
“Yılda bir kurban keserler halkı alem ıyd içinDem be dem saat be saat ben senin kurbanınam”
(Halk bayram için senede bir kurban keser ben her an, her saat senin kurbanınım)
Teşekkür borcundan kurtulmaya belki bir kurban gerekir amma sevgiliye yaklaşmak devamlılık gerektirir. Yani nefes başına bin defa kurban olurcasına yakınlaşmak…
Hayatı Hak yolunda kurban olan Esad Efendi benzer terennümde bulunur:
“Ey derde derman isteyen, yetmez mi dert, derman sana. Ey rahat-ı can isteyen, kurban olan candır sana.” Canı, verenin uğruna kurban etmeden ilahi aşk iddiasında bulunmak boşunadır.
Mehmet Akif “Leyla” adlı şiirinde, vatan ve millet aşkı ile ilahi aşk ve heyecanı inananların kalbine koymuş olan Allah’a sesini duyurmak ister. Vatan ve millet uğrunda şehid olanların gerçekte Allah’a kurban oluşlarını anlatır:
“Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânân, uzaklaşma!
Senin derdinle canlardan geçen Mecnûn’la uğraşma
Düşün: bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?
Asırlar öncesinde Yunus, kurbanda koç kesiminin bir temsil olduğunu, gerçek kurbanın canı Allah yolunda feda etmek gerektiğini söyler.
“İsmailem Hakk yolunda, Canımı kurban eylerem; Çünkü bu can kurban sana, Ben koç kurbanı neylerem.”
Nefsi kurban etmeden, candan, maldan, evlattan geçmeden vuslat yolları temizlenmiyor. Her yıl kurbanımızla nefsimizi temizleriz. Kurbanın akan kanları, sahibini öfke, kin, nefret, ucup, riya, cimrilik ve benzeri manevi kirlerden, hastalıklardan temizlemelidir. Bu temizleyiş onu arındırır, canlandırır. Adeta her kurbanda yeniden diriliriz.
Sözün ustası Üstad Necip Fazıl şu dörtlüğü ile canı feda etme yollarından birini ne güzel ifade eder:”Her şey, her şey şu tek müjdede;Yoktur ölüm, Allah diyeneCanım kurban, başı secdede,İki büklüm, Allah diyene”
Bir başka alim ve şairimiz, nasıl ve kime kurban olunabileceğini yanık ve güzel ifadelerle terennüm ediyor:
“Evladu iyalden geçerek Ben Ravzana geldim. Ahlâkını meth etmede Kur’an diye sevdim
Kurbanın olam Şahı Rusül Kovma kapından Didârına müştak olan Yezdân diye sevdim”. (Hasan Basri Çantay)
Hak yoluna canı kurban edebilenler bugün bizim gönüllerimizde yaşıyorlar. Onlardan biri olan Yunus Emre de kime kurban olacağımızı öğretiyor.
“Canım kurban olsun senin yoluna Adı güzel kendi güzel Muhammed Gel Şefaat eyle kemter kuluna Adı güzel kendi güzel Muhammed”
Biz yine başa dönerek teslimiyet içine girip Hazret-i Hüdayi’nin diliyle Yaradana niyazdan başka çıkar yolumuz olmadığını, acziyet içinde O’na el açmanın kurtuluş olduğunu fark etmeliyiz.
“Kanı Eyyûb gibi bir sabra tâkat
Yâ İsmâîl-veş kurbâna cür’et
Meğer kim edesin fazlınla rahmet
Senindir kul senindir hükm efendi”
(Ya Rabbi, bizde Eyüp gibi sabra takat, İsmail gibi kurbana cüret ne gezer. Ya Rabbi hüküm de senindir, bu kul da senindir. Eğer ki sen fazlınla bize rahmet edersen ne mutlu bize)
Son söz yine Hüdayi Sultanımızın olsun
“Her kim dilerse bula yâr
Varlığını eyler nisâr
Cânın verir İsmâ’îl var
Kurbâna ermek isteyen”
(Kim ki yâre ulaşmak isterse, bütün varlığını onun yoluna saçsın, harcasın. Ki O’na yaklaşmayı arzulayan, kurbana ermek isteyen İsmail, bu yolda canını veriyor.) ¢
2009-11-14
Kuran'da Bahsi Geçen Hayvanlar
http://www.hayvanlar.info/resimler2.htmlhttp://www.hayvanlaralemi.net/yazilar/sinek.php
Kuran'da Bahsi Geçenler
SİNEK
" BİR SİNEK BİLE YARATAMAZLAR..."
" Ey insanlar, (size) bir örnek verildi şimdi onu dinleyin. Sizin Allah'ın
dışında tapmakta olduklarınız -hepsi biraraya gelseler dahi- gerçekten bir
sinek dahi yaratamazlar...
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir etmediler. Şüphesiz Allah, güç
sahibidir, azizdir. "
(Hac Suresi, 73-74)
Tek bir sinek bile,insanoğlunun ürettiği tüm teknolojik araçlardan çok
daha üstündür.Dahası sinek "canlı"dır. Uçaklar ya da helikopterler bir
zaman kullanılır, sonra çürümeye bırakılır.Sinek ise kendisinin
benzerlerini üretir.
Karasinek, yiyecekleri yemeden önce, hortum biçimindeki ağzında bulunan
tüpleriyle ona dokunup "kalite kontrolü" yapar. Sinek, diğer bir çok
canlıdan farklı olarak besinlerini dışarıda sindirir. Bunun için
hortumları sayesinde besinlerinin üzerine çözücü bir sıvı boşaltır. Bu
sıvı, besini sineğin emebileceği kıvama getirir. Sinek daha sonra hortumuna
bağlı emici pompalarla besini içine çeker.
Sinek en kaygan zeminlerde bile rahatlıkla dolaşabilir, evlerin tavanlarında
saatlerce asılı durabilir. Ayakları, camlara, duvarlara veya tavanlara konmak
için bir dağcıdan daha donanımlıdır. Eğer içeri çekilebilen pençeleri
tutunmaya yetmezse, ayağının ucundaki vantuzlar onu zemine iyice
yapıştırır. Bu vantuzların tutuş özelliği, salgılanan özel bir sıvı
ile arttırılmıştır.
Bir karasineğin uçuşu, son derece kompleks bir iştir. Sinek önce, yön
belirlemeye yarayan organlarını büyük bir titizlikle gözden geçirir. Daha
sonra, ön tarafındaki denge organlarını ayarlayarak uçuş pozisyonunu
alır. Son olarak, duyargalarının ucundaki alıcılar sayesinde, rüzgarın
şiddeti ve yönüne göre kalkış açısını saptar. Ve nihayet havalanır.
Ama tüm bunlar saniyenin yüzde biri kadar bir zaman sürmüştür. Uçuşa
geçer geçmez kısa bir sürede hızlanabilir ve giderek saatte 10 kilometre
gibi bir hıza ulaşabilir...
Onun için rahatlıkla "akrobatik uçuş ustası" tanımı kullanılabilir.
Havada olağanüstü zig zaglar çizerek uçabilir.
Beklenmedik, ani ve sert dönüşler yapabilir. Bulunduğu noktadan dikey olarak
bile havalanabilir... Ne kadar elverişsiz ve kaygan olursa olsun, her türlü
yüzeye rahatlıkla konabilir.
Bu müthiş uçucunun bir başka gösterisi, evlerin tavanına konabilmesidir...
Yerçekimi gereği tavanda duramaması ve yere düşmesi gerekir... Ama bu
imkansızı gerçekleştirebilmesi için özel sistemlerle yaratılmıştır.
Bacaklarının uç kısımlarında çok küçük vantuzlar vardır. Dahası bu
vantuzlar belli bir yüzeyle temas ettiklerinde yapışkan bir sıvı salgılar.
İşte bu yapışkan sıvı sayesinde karasinek tavana asılı kalabilir. Tavana
doğru yaklaştığında bacaklarını öne doğru uzatır ve tavana
dokunduğunu hissettiği anda, geldiği yönün tam aksine doğru bir takla
atarak tavan yüzeyine karınüstü tutunur... Karasinek iki kanada sahiptir.
Bir bölümü vücudun içine gömülü olan bu kanatlar, sinirlere bölünmüş
çok ince bir zardan oluşur ve birbirinden bağımsız hareket edebilir.
Ancak uçuş halinde, tıpkı tek kanatlı uçaklarda olduğu gibi, tek bir
eksen üzerinde gidip gelirler. Bu kanatların hareketini sağlayan kaslar,
sinek uçmaya başladığında kasılır, inişe geçtiğinde gevşer. Uçuşa
başlarken sinirlerin denetlediği bu kas ve kanat hareketleri, bir süre sonra
otomatik hale gelir.
Kanatların yüzeyinde ve başın arka kısmında bulunan dokunma organları,
uçuş ile ilgili bilgileri anında beyine ulaştırır.
Sinek, uçuş halindeyken yeni bir hava akımıyla karşılaşırsa, bu dokunma
organları hemen beyne gerekli sinyalleri gönderir. Kaslar da beyinden gelen
sinyallere göre kanatları bu yeni duruma uygun biçimde çalıştrmaya
başlar. Sinek bu organları sayesinde, kendisine karşı kalkan bir sinekliğin
havada oluşturduğu fazladan rüzgarı hemen algılar ve çoğu kez uçup
kurtulur. Karasinek, kanatlarını bir saniyede yüzlerce defa çırpabilir. Bu
hareket için, dinlenme sırasında harcadığı enerjinin yaklaşık yüz katı
bir enerji harcar. Bu açıdan oldukça güçlü bir yaratıktır. Çünkü
insan metabolizması normal temposuna oranla en fazla 10 kat daha enerji
harcayabilir. Üstelik insan böyle yoğun bir enerji tüketimini en fazla bir
kaç dakika sürdürebilir. Oysa karasinek kanatlarını bu ritimle tam yarım
saat boyunca çırpabilir ve bu tempoda bir kilometreden fazla mesafe
katedebilir.
Karasineğin gözü ommatid adı verilen yaklaşık 6000 küçük gözden
oluşur. Her ommatidin yüzü farklı bir yöne dönük olduğu için, sinek
önünü arkasını, her iki yanını, üstünü ve altını görebilir. Yani
360 derecelik bir açıyla çevresini algılayabilir. Her ommatide 8 duyu
hücresi bağlıdır. Gözdeki toplam duyu hücresi sayısı ise 48.000
kadardır. Bu sayede sineğin gözü saniyede 100 görüntü alabilir.
Sineğin uçuş yeteneği, kanadındaki üstün tasarımdan kaynaklanır.
Kanatların kenarları, yüzeyi ve kanat damarları, algılayıcı hassas
kıllarla kaplıdır. Sinek bu kıllarla hava akımlarını ve mekanik bas
///
Kuran'da Bahsi Geçenler
ARILARIN HAYATI 1
...Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de
şükretmeyecekler mi? (Yasin Suresi, 73)
İç savaşlar, toplu katliamlar, gözünü kırpmadan adam öldüren insanlar,
sokaklarda yatan çocuklar, evi barkı olmadığı için soğuktan donan
insanlar, çocuk yaşta cinayet işleyenler, aile içinde yaşanan problemler,
gençlik çeteleri, yolsuzluklar, …
Günlük yaşamın bir parçası haline gelen bu gibi toplumsal sorunlar
düşünüldüğünde hepsinin temelinde ortak bir eksikliğin olduğu
görülecektir. Bütün bu sorunların ortaya çıkmasına neden olan
adaletsizlik, dolandırıcılık, sahtekarlık, merhametsizlik gibi kötü ahlak
özelliklerinin temelinde yatan da yine bu eksikliktir.
Bu önemli eksiklik insanların düşünmemeleri ve dolayısıyla gerçekleri
görememeleridir. Bu gibi kişiler için ön planda olan kendi çıkarları,
kendi yaşamlarıdır. Çevrelerinde yaşananlar onları ilgilendirmez. Ara
sıra düşündükleri sınırlı konular da yine kendileri ile ilgilidir. Bu
nedenle kendi doğru ve yanlışlarının sınırları içinde bir yaşam
sürerler. Günlük yaşamın akışı içinde yaptıklarını yeterli gören bu
kişiler dünyada bulunuş amaçları gibi hayati önemdeki konuları
akıllarına bile getirmezler.
Çevrelerindeki canlıların özelliklerini, nasıl olup da böyle kusursuz bir
çeşitliliğin ortaya çıktığını, kendi vücutlarını, gökyüzündeki
dengeleri kısacası hiçbir şeyi düşünmezler. Dolayısıyla da bunların
Allah tarafından "tasarlanmış", yani "yaratılmış" olduğunu fark
edemezler. Tüm evrenin yaratıcısı olan üstün güç sahibi Allah'ı gereği
gibi takdir edemezler. Neden yaratılmış olduklarının ve Allah'a karşı
sorumlu olduklarının bilincine varmazlar. Oysa Kuran'da düşünmenin
önemini, ancak düşünen kimselerin öğüt alacağını vurgulayan pek çok
ayet vardır. Bir ayette düşünen ve bunun sonucunda Allah'ın kudretinin
farkına varan kişilerden şöyle bahsedilir:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda
gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta
iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin
yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu
boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i
İmran Suresi, 190-191)
İşte Balarısı Mucizesi kitabının amacı da Allah'ın yaratılış
mucizelerinden birini daha tanıtarak bu düşünce tembelliğini kırmaktır.
Bununla birlikte balarısının kitap konusu olarak seçilmesinin de çok
önemli bir nedeni vardır. Balarıları Kuran'da Allah'ın dikkat çektiği
canlılardandır. Allah Nahl Suresi'nde arıların Kendi vahyi ile hareket eden
canlılar olduklarını şöyle bildirmektedir:
Rabbin balarısına vahyetti:
Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.
Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı
yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler
çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir
topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)
Görüldüğü gibi ayetlerde kendine ev edinen, meyvelerden yiyen ve bal
üreten arılara dikkat çekilmektedir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de
görüleceği gibi kovandaki arılarla ilgili benzer işlerin tümü işçi
arılar tarafından yapılmaktadır. Bir arı kovanında işçi arılar,
kraliçe arı ve erkek arılar bulunur. Kovandaki hemen hemen her türlü işle
görevli olan işçi arılardır. Bununla birlikte kraliçe arının, kovanın
devamlılığını sağlamak gibi son derece önemli bir görevi vadır. Erkek
arılarınsa kovan içindeki tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kısa
yaşam süreleri içinde bu görevlerini yerine getirirler ve hemen arkasından
ölürler.
Arıların özelliklerinin detaylı olarak inceleneceği bu kitapta ayrıca
arıların aralarında nasıl anlaştıkları, kovandaki on binlerce arının
nasıl olup da problemsiz bir şekilde yaşadıkları, yönlerini nasıl
buldukları, nasıl bal ürettikleri gibi daha birçok konu ayetlerle birlikte
ele alınacaktır. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi ne doğada ne de
arıların hayatında başıboş ve tesadüfi bir "yaşam mücadelesi"
olmadığını da ilerleyen bölümlerde bir kere daha göreceğiz.
Arı kovanındaki hayat
Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle
inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4)
Yirmi bin türden oluşan geniş bir familyaya sahip olan arılar, hayvanlar
dünyasındaki en çarpıcı mühendislik ve mimarlık bilgisine sahip, sosyal
hayatları ile diğer pek çok canlıdan ayrılan, aralarındaki iletişim ile
kendilerini inceleyen bilim adamlarını hayretler içinde bırakan
canlılardır.
Bu kitabın konusu olan balarıları ise diğer arılardan farklı özelliklere
sahiptir. Koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri kapalı mekanlarda
kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe, birkaç yüz erkek
ve 10-80 bin işçi arıdan oluşur. Görünüş olarak birbirinden farklı olan
bu üç arıdan kraliçe arı ve işçi arılar dişidir.
Arı kolonilerinin her birinde sadece bir kraliçe bulunur ve bu kraliçe arı
diğer dişilere göre daha büyüktür. Temel görevi ise yumurtlamaktır.
Üreme sadece kraliçe arı vasıtasıyla olur, onun dışında diğer dişiler
erkeklerle çiftleşemezler. Kraliçe, yumurtlamadan başka, koloninin
bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan önemli maddeler
de salgılar.
Erkekler ise, dişilerden iridirler ama ne iğneleri vardır, ne de kendileri
için besin toplayabilecek organları. Tek fonksiyonları kraliçeyi
döllemektir. Kovanda petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan
ısısını düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm işleri ise
işçi arılar yaparlar.
Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Larvaların
bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç
aksamadan yerine getirilir. Bu düzenin en belirgin örneklerinden biri de
kovandaki yavruların bakımı sırasında ortaya çıkar. Diğer arıların
yavrulara gösterdikleri özen ve sergiledikleri özverili davranışlar
detaylı olarak incelendiğinde bu konu daha iyi anlaşılacaktır.
Arıların yuvalarına gösterilen özen
Bazı canlı türlerinde yavruların bakımı diğerlerine göre daha fazla
özen gerektirir. Özellikle yumurta, larva, pupa gibi değişik evrelerden
geçerek erişkin hale gelen canlılarda, her evrede farklı yönde bir bakım
uygulanır.
Arılar da farklı büyüme evrelerinden geçerler. Arı yavruları, sırasıyla
larva ve pupa evrelerini tamamlayarak erişkin hale gelirler. Kraliçe arının
yumurtaları bırakması ile başlayan bu dönem boyunca arı yavrularına son
derece özenli ve dikkatli bir bakım uygulanır.
Arı kovanlarındaki yavruların bütün sorumluluğu işçi arılara aittir.
İşçi arılar öncelikle kraliçenin yumurtlaması için peteklerin içinde
özel olarak belirlenmiş bir bölgede kuluçka hücreleri hazırlarlar. Bu
hücrelere yumurtlamak için gelen kraliçe arı, hücrenin temizliğini ve
uygunluğunu kontrol ettikten sonra her peteğe birer yumurta bırakarak
ilerler.
Yumurtaların gelişimi için gerekli olan şartların sağlanmasından,
yumurtadan çıkacak larvaların ihtiyaçları olan besin maddelerinin temin
edilmesine, hücre sıcaklıklarının sabit tutulmasından, özel hücre
kontrollerine kadar pek çok şey özel olarak ayarlanır. İşçi arılar,
detaylı metodlar kullanarak larvalara çok dikkatli bir bakım uygularlar
İşçi Arıların Larvalara Uyguladıkları Titiz Kontrol
Kraliçe arının büyük bir hassasiyetle hücrelere yerleştirdiği arı
yumurtaları yaklaşık 3 gün içinde gelişirler. Bu sürenin sonunda
hücrelerden beyaz kurt şeklindeki arı larvaları çıkar.1 Yumurtadan çıkan
bu canlıların gözleri, kanatları ve bacakları yoktur. Dış görünüş
olarak balarısına hiç benzemezler.
İşçi arılar bu yeni doğmuş larvaları son derece dikkatli ve özenli bir
şekilde beslerler. Öyle ki tek bir larvanın büyüme dönemi boyunca
yaklaşık 10.000 kere işçi arılar tarafından ziyaret edildiği tespit
edilmiştir.2 Larvalar yumurtadan çıktıktan sonraki ilk üç günleri boyunca
arı sütü ile beslenirler. Larva dönemi arıların sürekli beslendikleri ve
beden olarak en çok geliştikleri dönemdir. Arı larvaları bu dönemdeki
düzenli beslenme sonucunda 6 gün içerisinde ilk ağırlıklarının 1500
katına kadar ulaşırlar.3
Kraliçe arının yumurtaları bırakmasından 3 gün kadar sonra kurt
şeklindeki arı larvaları ortaya çıkar. Arı larvaları, 6 gün içinde ilk
ağırlıklarının 1500 katına ulaşır ve neredeyse bulundukları hücrelere
sığmaz olurlar (solda). Bu noktadan sonra büyüme durur ve pupa aşaması
başlar.(sağda)
Kovanda bulunan binlerce larvaya karşılık bir o kadar da dadı işçi arı
vardır. Sürekli hareket halinde olan bu dadı arılar yumurtaları ve
larvaları kolaylıkla kontrol altında tutarlar. Kovanda binlerce arı larvası
olmasına ve bu larvaların beslenme şekillerinin günlere göre değişiklik
göstermesine rağmen hiç karışıklık çıkmaz. Larvaların hangisinin kaç
günlük olduğu, hangisinin ne ile besleneceği gibi detaylar işçi arılar
tarafından hiç atlanmaz.
Bu son derece şaşırtıcıdır, çünkü hücrelerde kraliçe arı tarafından
farklı dönemlerde bırakılan ve farklı büyüklüklere sahip olan pek çok
yumurta vardır. Ve yavru arılar özellikle larva döneminde kaç günlük
olduklarına göre bir beslenme programına tabi tutulurlar. Buna rağmen dadı
arılar larvaların beslenmesinde bir problem yaşamazlar.
Arı kovanındaki özel hazırlanmış peteklerde büyümeye devam eden
larvaların yedinci günlerinde şaşırtıcı bir olay gerçekleşir. Larva
yemek yemeyi keser ve bakıcı arılar larvanın bulunduğu hücrenin ağzını
mumdan yapılmış, hafif kubbeli bir kapak ile tamamen kapatırlar.4 Bu sırada
larva da kendi ürettiği bir madde ile bulunduğu odanın içinde etrafına
koza örerek kendini buraya adeta hapseder.5
Arı larvaları bu şekilde pupa evresine bir geçiş yaparlar. Pupa döneminin
detaylarına geçmeden önce dikkatle incelenmesi gereken nokta, koza örülen
maddenin yapısıdır.
Arı larvalarının kafalarında bulunan çift taraflı ipek bezleri sayesinde
ürettikleri bu maddenin özelliği; hava ile temasa geçmesinden kısa bir
süre sonra sertleşmesidir. Diğer bir özelliği ise içerdiği "fibroin"
isimli protein sebebiyle kuvvetli bir bakteri öldürücü ve enfeksiyon
önleyici etkisi olmasıdır. Arılar üzerinde araştırma yapan bilim
adamları, bu canlıların ördükleri koza sayesinde larvaların mikroplardan
korunduklarını tahmin etmektedirler.
Kozanın örülmesinde kullanılan ağ, farklı kimyasal maddelerin belirli
oranlarda karışımından oluşmaktadır.
1-Elastik bir protein olan "Fibroin" % 53.67. (Bu bileşik, glikol (% 66.5),
lösin (% 1.5), arjinin (% 1), tirozin (% 10)'den meydana gelir.)
2-Jelatin yapısında yine bir protein olan "Serizin" % 20.36. (Bu madde serin
(% 29), alanin (% 46) ve lösin (% 25)'den meydana gelmiştir.)
3-Diğer proteinler % 24.43
4-Mum % 1.39
5-Yağ ve reçine % 0.10
6-Renk maddesi % 0.05 6
Arı larvalarının koza ördükleri bu ipeğin formülü her arıda aynı
şekilde üretilir. Milyonlarca yıldır bütün arı larvaları son
dönemlerinde ördükleri kozalarında yukarıdaki formüle sahip olan ipeği
kullanır. Ayrıca arı larvaları bu karmaşık yapılı maddeyi her zaman
değil, sadece ihtiyaçları olan büyüme dönemlerinde üretmeye başlarlar.
Bunlar göz önünde bulundurularak düşünülecek olursa akla pek çok soru
gelecektir. Örneğin larvaların vücudundaki bu kimyasal madde nasıl ortaya
çıkmıştır? Gözü, kanadı, beyni, olmayan, bir et parçasından farksız,
henüz dünyayı hiç görmemiş, nasıl şartlarda bir yaşam süreceğini
bilmeyen bir larva kendi başına karar verip, böyle bir şey oluşturabilir
mi? Örneğin kimyasal maddenin koruyucu formülünü larvanın kendisi mi
bulmuştur? Üretimini larva kendi kendine mi başarmıştır? Bu kimyasal
maddeyi larvanın vücuduna kim yerleştirmiştir?
Solda, bakımı başka canlılar tarafından sağlanan arı larvalarının
anatomik yapıları görülmektedir. Bir et parçası şeklindeki böyle bir
canlının kendi kendine karar vermesi ve gelişmesi için gerekli kimyasal
maddeleri üretmesi kuşkusuz imkansızdır.
Yavru arıların gelişim aşamaları
Elbette ki koza örmede kullanılan ipeğin oluşmasını; hareket bile etmeyen,
bakımı başka canlılar tarafından sağlanan, göremeyen, duyamayan, sadece
çok basit yaşamsal fonksiyonlara sahip olan larvanın kendisi sağlamış
olamaz. Böyle bir şeyin iddia edilmesi elbette ki bilimsellikten ve
akılcılıktan uzaklaşmak olacaktır. Çünkü bu iddia arı larvasının
kimyasal madde oluşturabilecek bilgilere sahip olduğu, matematiksel hesaplar
yapabildiği gibi çıkarımların kabul edilmesi demektir. Bu ise bilimsel
olmaktan çok hayali bir iddia olacaktır.
Yalnız burada vurgulanması gereken son derece önemli bir nokta vardır. Söz
konusu canlı şuur sahibi bir canlı olsa da değişen bir şey yoktur.
Çünkü hiçbir canlının kendi vücudunda var olmayan bir sistemi kendi
kendine oluşturması söz konusu değildir. Örneğin insan, doğadaki akıl
sahibi yegane varlıktır. Ama buna rağmen bir insanın çok basit formüllü
de olsa bir kimyasal madde üretimini sağlayacak sistemleri kendi vücudunda
oluşturması mümkün değildir. Bu durumda akıl ve bilinç sahibi insanların
yapamayacağı bir şeyi bir böceğin yapabileceğini iddia etmek de kesinlikle
akla ve mantığa sığmayacak bir davranıştır.
"Larvanın koza üretiminde kullandığı ipek nasıl meydana gelmiştir?"
sorusunun cevabını verebilmek için öncelikle ipeği oluşturan maddeleri
tekrar hatırlayalım. Bunlardan biri olan fibroin; glikol, lösin, arjinin ve
tirozin maddelerinin belirli oranlarda birleşmesiyle meydana gelen bir
maddedir. İpeği oluşturan maddelerden başka biri olan serizin ise serin,
alanin ve lösin'in çok hassas yüzdelerde biraraya gelmesiyle oluşur. Arı
larvalarının koza örerken kullandıkları ipeğin yapısındaki maddeler
sadece bu kadar değildir. Bundan başka mum, yağ ve reçine gibi maddeler de
ipeğin yapısında bulunmaktadır.
Görüldüğü gibi ipeğin oluşması için çok sayıda maddenin belirli
oranlarla biraraya gelmesi gerekmektedir. Bir deney yapalım ve ipeği
oluşturan maddelerden en basit yapılı olanını ele alarak bu maddenin kendi
kendine oluşmasını bekleyelim. Ne kadar beklersek bekleyelim, ne gibi
işlemler yaparsak yapalım sonuç asla değişmeyecektir. Ve günlerce,
aylarca, yıllarca hatta milyonlarca yıl boyunca beklense de, değil bu
maddelerden tek bir tanesi, bu maddeleri oluşturan atomlardan tek bir tanesi
bile tesadüfen oluşamayacaktır. Bu durumda koza örmede kullanılan ipeği
oluşturan maddelerin her birinin tesadüfen ortaya çıktığını ve daha
sonra yine tesadüfen biraraya gelerek ipek oluşturduklarını iddia etmekse
tamamen akıl ve mantık ölçülerinden uzaklaşmak olacaktır.
İpeğin oluşumu bir arının yumurtadan çıkıp, uçabilir hale gelmesi için
gerekli olan pek çok mekanizmadan sadece bir tanesidir. Larvanın arıya
dönüşebilmesi için bütün mekanizmaların aynı anda bir bütünlük
içinde çalışması gereklidir. Herhangi bir eksiklik arının gelişememesine
yani, ölümüne neden olacaktır. Bu da arı neslinin zaman içinde yok olması
demektir. Bu durumda varılan sonuç, arıların evrimcilerin iddia ettikleri
gibi zaman içinde kendiliklerinden ortaya çıkmadıkları, bir anda tüm
sistemleriyle birlikte var olduklarıdır. Bu da arıların bir Yaratıcı
tarafından yaratıldıklarını bize gösterir. Bu Yaratıcı tüm evrene
hükmeden, üstün bir aklın sahibi olan Allah'tır.
Arıların ne gibi özelliklere sahip olmaları gerektiğini belirleyen ve
bunların tümünü eksiksiz bir şekilde onlarda var eden, larvaya nasıl koza
öreceğini ilham eden, kısacası arıların her hareketine hükmeden
Allah'tır.
///
Kuran'da Bahsi Geçenler
DEVE
"Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır..." (Nahl Suresi, 66)
"Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi?
Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp-döşendi? Artık
sen, öğüt verip -hatırlat. Sen, yalnızca öğüt verici bir
hatırlatıcısın."(Gaşiye Suresi, 17-21)
Tüm varlıkların sahip oldukları özelliklerle kendilerini Yaratan'ın sonsuz
gücünü ve ilmini gösterdiklerine hiçbir kuşku yoktur. Kuran'daki birçok
ayette bu gerçek bildirmekte, Allah'ın her yarattığının bir ayet, yani
'bir delil ve ibret' olduğuna sürekli dikkat çekilmektedir.
Gaşiye Suresi'nin 17. ayetinde de üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ibret
alınması gereken bir hayvandan, "deve"den bahsedilmektedir.
Bu bölümde, Kuran'da "bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı" ifadesiyle
Allah'ın dikkat çektiği bu canlıyı inceleyeceğiz.
Deveyi "özel bir canlı" yapan, en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut
yapısıdır. Bu öyle bir vücuttur ki açlık ve susuzluğa günlerce
dayanır, günler boyu, sırtında yüzlerce kilo ağırlıkla yol katedebilir.
Devenin, ayrıntısını ilerleyen sayfalarda göreceğiniz özellikleri, onun,
kurak ortamlar için özel bir yaratılışla var edildiğini ve insanın
hizmetine verildiğini göstermektedir. Ve bu da düşünen insanlar için
açık bir yaratılış delilidir.
"Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir
topluluk için elbette ayetler vardır." (Yunus Suresi, 6)
Dikenle bile beslenebiliyor
Hecin (sağda) develeri, Orta Asya'nın yüksek yaylarında -52 derecelik
soğuğa karşı dayanabilmektedir.
Mükemmel su kullanım ünitesi
Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu
miktar kimi zaman 130 litreyi bulabilmektedir. Bunun yanısıra deve, insana
oranla 100 kat daha geniş alanı kaplayan bir burun mukozasına sahiptir.
Hayvan, çok büyük ve kıvrımlı burun mukozası sayesinde, havadaki nemin
%66'sını tutabilmektedir.
Besinlerden ve sudan maksimum istifade
Hayvanların çoğu böbreklerinde biriken üre kana karıştığı anda
zehirlenerek ölürler. Oysa deve, vücudunda oluşan üreyi defalarca
karaciğerinden geçirerek, sudan ve besinlerden maksimum derecede istifade
edebilmektedir.
Devenin kan ve hücre yapısı da, çöl şartlarında uzun süre susuz
yaşayabilmesini sağlayabilecek şekildedir.
Hücre duvarları, hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek bir
yapıdadır. Kan yapısı ise, devenin vücudunda su minimuma indiğinde bile
kan akışında bir ağırlaşmaya olanak vermeyecek biçimdedir. Ayrıca
kanında, susuzluğa dayanıklılığı arttıran albümin enzimi, diğer
canlılardan daha fazla miktarda bulunmaktadır.
Devenin bir başka destekleyicisi de hörgücüdür. Hörgüçlerde vücut
ağırlığının beşte biri kadar yağ depo edilmiştir. Devede yağın tek
bir noktada toplanması, vücudun -yağa bağlı olarak- her yerinde yoğun
oranda su atılmasını engeller. Bu da devenin suyu minimum oranda
kullanmasına sebep olur.
Bir hörgüçlü deve, normalde günde 30-50 kilo besin alabilirken, zor
şartlarda günde sadece 2 kg kuru otla bir ay boyunca yaşayabilmektedir.
Devenin ağız ve dudak yapısı, ayakkabı köselesini delecek kadar sivri
dikenleri bile rahatlıkla yiyebileceği şekildedir. Dört yüzlü midesi ve
sindirim sistemi ise önüne çıkan herşeyi öğütebilecek kadar
güçlüdür. Normalde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk gibi maddelerden
bile istifade etmesini bilir. Kurak ortamlarda bu özelliğin ne kadar değerli
olduğu açıktır.
Hortumlara ve fırtınalara karşı önlem
Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Kirpikler, kapan gibi içiçe geçerek,
gözü şiddetli kum fırtınalarına karşı tam bir korumaya alırlar. Develer
ayrıca burun deliklerini de kum girmesini engellemek için kapatabilirler.
Kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa karşı önlemler
Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler çölün yakıcı güneşinin hayvanın
derisine ulaşmasına engel olurlar. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın
ısınmasını sağlarlar. Çöl develeri 70°C'lik sıcaklıktan etkilenmezken,
çift hörgüçlü develer sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda
yaşayabilmektedir. Bu tip develer, 4.000 metrelik yüksek yaylalarda bile
hayatlarını sürdürebilmektedirler.
Kızgın kumlar için önlem
Bacaklarına oranla son derece büyük olan ayakları da özel olarak "dizayn"
edilmiş, hayvan kuma batmadan yürüyebilsin diye genişletilip
yayılmıştır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri ise kızgın çöl
kumlarına karşı alınmış bir tedbirdir.
Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize
amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini
genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki,
hiç bir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan
Allah hakkında mücadele edip durur.(Lokman Suresi, 20)
Tüm bu bilgilerin ışığında düşünelim: Deve, kendi vücudunu çöl
ortamına göre kendisi mi ayarlamıştır? Burun mukozasını kendisi
oluşturup, tepesindeki hörgücü o mu meydana getirmiştir? Ya da hortum ve
fırtınalara karşı göz ve burun yapısını kendisi mi tasarlamıştır? Kan
ve hücre yapısını, devenin kendisi mi 'su harcamama esası' üzerine
düzenlemiştir? Vücudundaki tüylerin dokusunu o mu seçmiştir? O mu
kendisini "çöl gemisi"ne dönüştürmüştür?
Deve -canlıların tümünde olduğu gibi- elbette ki bunları yapamaz.
"Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı?" ayeti, gerçekten de bu
olağanüstü hayvanın varoluşunu en iyi biçimde açıklamaktadır. Deve de,
başka her şey gibi yaratılmış, özelliklerle bezenmiş ve Yaratıcı'nın
yaratmadaki üstünlüğünün bir işareti olarak yeryüzüne
yerleştirilmiştir.
Deve, bu tür üstün fiziksel özelliklerle yaratılırken, insana hizmetle
görevlendirilmiştir. İnsan ise, tüm varlık aleminin içindeki buna benzer
yaratılış mucizelerini görmek ve tüm varlıkların yaratıcısı olan
Allah'ı bilip-tanımakla...
KAYNAKLAR: The Camel, Hilde Gauthier-Pilters & Anne Innis Dag, The University of
Chicago Press, 1981... Ça m'intéresse, Aralık 1992... Science Illustrée
Temmuz 1993, Il grande libro degli animali e lambiente, Paolo Schmidt di
Friedberg, Vallarddi Industrie Grafiche, Lainate-Italia, 1975
///
http://www.hayvanlaralemi.net/yazilar/sivrisinek1.php
Site İçi Arama:
Ana Sayfa
Site Hakkında
Yazar Hakkında
E-mail
Linkler
Kitaplar
| Filmler
| Sesli Anlatımlar
| Afiş Sergisi
| Wallpaper
Kuran'da Bahsi Geçenler
SİVRİSİNEK MUCİZESİ
MACERA BAŞLIYOR..
Yağmur mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, kurumuş gölcüklerde büyük bir
hareketlilik yaşanır. Gölcük tabanlarında ya da suyla dolma ihtimali olan
her çukurda sivrisinekler hareket halinde görülebilirler. Ancak bu sefer
uçmuyor, yürüyorlardır. Dikkatli bir şekilde birşeyler arıyor gibidirler.
Sivrisinek gibi uçabilen bir canlının, kendisi için dağlar tepeler
sayılacak engelleri yürüyerek aşmaya çalışması oldukça ilginç bir
manzara oluşturur. Binlerce sivrisinek hepsi birden, sanki bir yerden emir
almışçasına hareket ederler. Çünkü artık onlar için görev zamanı
gelmiştir.
Dedektör Sivrisineğin Uzun Yolculuğu...
Yumurtadan çıkan sivrisinek yavrularının, büyüme evrelerini
tamamlayabilmeleri için küçük bir su birikintisine ihtiyaçları vardır.
Bu, çamurlu bir yağmur suyu, bataklık, çeltik, havuz suyu ya da teneke kapta
birikmiş bir su olabilir. Ancak durgun sular sivrisineklerin tercih sebebidir.
Çünkü bu sular, içerdikleri fotosentez yapabilen bitki öbekleri sayesinde,
oksijence zengindirler.
Sivrisinek yumurtaları su bulunan her ortamda gelişebilirler, ancak bazı
şartların sağlanması gerekir: Yumurtadan çıkacak olan larva, yetişkin bir
sinek oluncaya kadar farklı evreler geçirecektir. Her evrede de yavru sineğin
farklı ihtiyaçları olacaktır. Kuraklık ve aşırı sıcak da yumurtaların
gelişimini engelleyebilir. Bu yüzden anne sivrisinek doğacak yavruların tüm
gelişme evrelerini rahatça tamamlayabilecekleri bir ortam bulmak zorundadır.
Peki, sivrisinek en uygun yeri nasıl bulacaktır. Bakarak mı, koklayarak mı,
tahmin ederek mi, yoksa tesadüfler sonucunda mı?
Sivrisineğin küçük adımlarıyla, yumurtaları için en uygun yeri
aramasının zorluğunu daha iyi anlatabilmek için bir örnek verelim;
kendinizi tepecikler, ağaçlar ve çukurlarla dolu bir alanda, bir yerlere
ulaşmaya çalışırken bir düşünün, üstelik de hiç bir yardımcı
aletiniz (araba, şemsiye vs.) olmadan, yürüyerek, sıcak güneşin
altında... Ne kadar yorucu olacağını tahmin edersiniz.
Boyutunun küçüklüğünü düşündüğümüzde sivrisinek için de uygun bir
yer bulmak böylesine zordur. Ama onun böyle bir arama yapacağı önceden
bilindiği için, ihtiyacı da düşünülmüştür ve tetkiklerinde gerekli
olacak en mükemmel sistemle donatılmıştır. İşte bu yüzden,
yumurtalarını bırakacağı yeri kolaylıkla buluverir: Karnının altında
bulunan bir alıcı sayesinde, toprağın nem ve sıcaklık bakımından
yumurtalarını bırakmaya uygun olup olmadığını tespit eder. En uygun yeri
bulabilmek için de toprağı santim santim, hiç yorulmadan tarar.
10 mm.'lik bir canlının toprağın nemini ve sıcaklığını ölçmesinin
nasıl bir işlem olduğunu biraz düşünelim... Toprak ile ilgili bir
araştırma yapmak oldukça zahmetli bir iştir. Toprağın neminin, yaşının,
verimliliğinin ölçülmesi, içindeki minerallerin, madenlerinin tespit
edilmesi, kısacası toprakla ilgili olup insanın işine yarayacak her şeyin
belirlenmesi için bu işi için özel tasarlanmış aletlerden faydalanılır.
Ya dedektörler kullanılır, ya da toprağa sondaj yapılıp elde edilen
numuneler laboratuvarlarda incelenir. Çünkü neyin, ne kadar derinlikte ve ne
yoğunlukta bulunduğunu bilmeden yapılacak bir çalışmadan-örneğin bir
kazıdan-sağlıklı bir sonuç elde etmek oldukça zordur. Yapılacak bir hata
sonucunda, telafisi güç, emek, zaman ve para kaybı doğar.
Sivrisinek de kesin netice alabilmek için toprağı öncelikle tarar. Genel
durumu hakkında bilgiler alır, bunları değerlendirir ve sonucuna göre karar
verir. Burada tam donanımlı teknik bir aletten değil, yalnızca 10 mm.
boyunda olan küçücük bir canlıdan bahsediyoruz… Karnının altındaki
küçük alıcısıyla toprağı adımlayan ve tek düşüncesi yumurtalarına
uygun bir yer bulmak olan sivrisinekten…
Buraya kadar anlatılanları kısaca tekrar gözden geçirerek, bunların nasıl
ortaya çıkmış olabileceklerini düşünelim.
10 mm. büyüklüğünde bir canlı bilinçli bir arayış içindedir. Amacı
yumurtalarının ve yumurtalardan çıkacak yavruların ihtiyaçlarını
karşılayacak bir ortam bulmaktır. Bunun için oldukça zahmetli bir işe
girer ve söz konusu yeri yürüyerek arar.
Burada ilk olarak üzerinde durulması gereken, sivrisineğin yumurtanın
ihtiyaçlarını nereden bildiğidir.
Sivrisineğin ısı değişimi, nem oranı gibi kavramlardan haberi yoktur.
Örneğin nemin, birim hacim topraktaki su miktarı olduğunu bilmez. Uygun
nemin ve ısının yumurta içindeki enzim ve proteinleri harekete
geçireceğinden de haberi yoktur. Proteinin ve enzimin ne demek olduğunu, ne
işe yaradığını, hangi şartlarda bunların harekete geçerek yumurtanın
gelişimini sağlayacağını sivrisineğin bildiğini, bu bilgi doğrultusunda
ileriyi görerek hareket ettiğini düşünmek elbette akıl karı değildir. O
halde sivrisinek neden uygun nem ve sıcaklığı aramaktadır?
Sivrisinek düşünme yeteneği olmayan, 1 cm. büyüklüğünde bir böcektir.
Hiçbir eğitim almayan, zaten öğrenme yeteneği bile bulunmayan bu böcek
hangi bilgi sayesinde, özel bir amaç doğrultusunda hareket eder?
İkinci önemli ayrıntı ise sivrisineğin araştırma yaparken kullandığı
teknik donanımdır: Isı ve nemi en hassas biçimde ölçen ve en uygun yere
doğuştan yerleştirilmiş bir organ.
Peki sivrisinek bu alete nasıl sahip oldu? Acaba yavrularının
ihtiyaçlarını gözlemlerle ve deneylerle tespit eden sivrisinek, kendi
vücuduna bir tür "dedektör" eklemeye mi karar verdi? Daha sonra bu karar
doğrultusunda kendi vücudunda değişiklikler mi yaptı?
Yoksa "evrim süreci" içinde, bir gün tesadüfen, bir sivrisineğin vücuduna
ısı ve nem ölçümü yapabileceği bir organ mı eklendi?
Bu son ihtimal her ne kadar insana garip ve mantıksız da gelse, temeli
şuursuz tesadüflere dayanan evrim teorisinin görüşü budur. Teoriye göre
bütün canlıların özellikleri, birbirinden bağımsız tesadüflerin
yaptıkları değişimlerin, birbirlerine eklenmesiyle ortaya çıkmıştır.
Oysa üstteki soruların yanında, bu tesadüf açıklamasını geçersiz kılan
yüzlerce soru vardır. Öncelikle eğer organ tesadüfen ortaya çıktıysa,
sivrisinek bu organı hangi amaç için, ne şekilde kullanacağını nasıl
öğrenmiştir? Eğer bu organ tesadüfen oluştuysa, bunun bir kerede olması
gerekir. Tam çalışmayan ya da eksik ölçüm yapan -örneğin yalnızca nemi
veya yalnızca ısıyı ölçen- bir organ işe yaramaz. İşe yaramayan bir
organın muhafaza edilmesinin, evrim teorisinin kendi mantığı içinde bile
anlamı yoktur.
Sivrisineğin kendi vücuduna özel bir tarayıcı yerleştiremeyeceği, bu
tarayıcının hangi amaç uğruna ve nasıl kullanılacağını içeren
bilgilerini bir sonraki nesle aktaramayacağı da açıktır.
Ortada kusursuz bir uyum vardır ve tesadüflerin hiçbir şekilde böyle bir
uyum yaratamayacağı ortadadır. Kaldı ki bu uyum yalnızca sivrisineğin
hayatında değil, bütün canlılarda ve doğanın her köşesinde görülür.
Kanatların Titreşimi ve Neslin Devamı
1920'li yıllarda, Kanada'da yeni inşa edilmiş bir elektrik santralındaki
bütün jeneratörler çok kısa bir süre sonra bozulmuştu. Sebep
jeneratörlerin motorlarına sıkışmış yüzbinlerce sivrisinekti. Acaba bu
sinekleri jeneratörler çeken neydi? Jeneratörler temizlendikten kısa bir
süre sonra yine aynı olay tekrarlanınca, sineklerle ilgili bir uzmana
başvuruldu ve sorun bu sayede çözümlendi.
Erkek sivrisineğin duyargaları. Bu duyargalar, binlerce ses içinde,
dişisinin kanat sesini tanıyabilmesi için üstün bir yetenekle
donatılmıştır.
Jeneratörlere saldıranların tümü erkek sivrisineklerdi. Sebebi de bu
makinelerin içinde kendilerine kur yapan dişilerin var olduğunu
düşünmeleriydi! Jeneratörlerin vızıltısıyla dişilerin vızıltısını
birbirine karıştırmışlardı. Jeneratörlerin hızının değiştirilmesiyle
sivrisineklerin aklının karışması da önlendi.
Bu ilginç olay, sivrisineklerin çiftleşmesini sağlayan çok daha ilginç bir
sistemi hatırlatır bize: Erkek sivrisineklerin dişilerini, onların
çıkardığı kanat seslerinden tanımalarını. Şimdi bu konunun detaylarına
bir göz atalım.
Sivrisineklerin çiftleşmesi havada uçarken gerçekleşir. Fakat erkekler
erişkin bir sivrisinek olana kadar, yani kısa yaşamlarının ilk 24 saati
boyunca çiftleşemezler. Çünkü bu süre içinde antenleri henüz
kurumadığından sağırdırlar. Bu yüzden dişilerin kanat seslerini -yani
çiftleşme çağrılarını- duyamazlar.
Sivrisineklerde işitme yeteneği çok gelişmiştir. Erkeğin kafasından
çıkan 2 tane küçük ve tüylü antende bulunan çok sayıda duyu
hücresinden meydana gelmiş "Johnston organı", ses dalgalarının
titreşimlerini alır ve ayırt eder. Bu tüylü duyargalar yalnızca dik
durumdayken ses titreşimlerine karşı duyarlıdırlar.
Erkeğin dişisini havada tutmak için kullandığı kıskaçlar olmasaydı,
çiftleşme gerçekleşemez, bu da sivrisinek neslinin sonu olurdu.
Dişi sivrisineğin kanatlarından çıkan ses erkek sivrisineği etkileyen en
önemli faktördür. Dişinin kanat sesleri, erkeğin antenindeki reseptör
hücreleri titreştirir ve sivrisineğin beynine elektrik sinyallerini
gönderir. Dişiler kanatlarını erkeklerden daha hızlı çırparlar ve
dişinin kanatlarından çıkan titreşimler erkeklerde çiftleşme isteğini
artırır. Sivrisineklerin bol olduğu yaz günlerinde etraftaki sesleri bir
düşünelim. Taşıt sesleri, insan sesleri, hayvan sesleri… Kısacası
insanın duyabildiği ve duyamadığı frekanslardaki pek çok ses. Bu kadar ses
arasında erkek sineğin, dişisinin cılız kanat sesini duyması oldukça zor
bir iş olmalıdır. Ama yine de erkek sivrisineğin hassas "kulakları",
bütün bu seslerin arasından dişisinin sesini ayırdeder ve böylece erkek
sivrisinek çiftleşmek için dişiye doğru uçar.
Sivrisinek sürüsünün içine düşen bir dişi, erkeklerden biri tarafından
farkedildiğinde, erkek sivrisineğin cinsel organının yanında bulunan özel
kıskaçlarla tutulur ve çiftleşme genellikle havada bazen de yerde
gerçekleşir. Çiftleşmeden sonra erkek, sürüsüne geri döner ve bir süre
sonra da ölür.
Bu noktada konuyu daha derin incelemek gerekir. Ortada çok ilginç bir sistem
bulunmaktadır. Sivrisinekler karşı cinsi kanat çırpma sesinden
tanımaktadırlar.
Peki nasıl olur da, her yıl dünyaya gelen trilyonlarca sineğin herbiri
kanatlarını kendi cinsiyetlerini belli edecek frekansta çırparlar?
Her dişi kanatlarını daha yavaş, her erkek de daha hızlı çırpma
kabiliyetine sahiptir. İşte burada evrim teorisinin cevaplaması gereken bazı
sorular ortaya çıkar.
Eğer sivrisinek yaratılış değil, tesadüflerin sonucunda varolmuş
olsaydı, doğan her sivrisineğin kanatlarını rastgele bir hızda çırpması
ve bir kaos yaşanması gerekirdi. Çünkü erkeğin daha yavaş, dişinin daha
hızlı kanat çırpmasını gerektirecek hiçbir sebep yoktur. Ancak her
cinsiyet mensubu, adeta bir emre uyarcasına, hiçbir mecburiyetleri yokken,
kendi cinsiyetlerini belli edecek hızda kanat çırparlar.
Ancak bu frekans farkının gerçekte tek başına bir anlamı yoktur. Eğer
erkek sivrisinekte yaratılıştan bulunan üstün algılama yeteneği
olmasaydı, bu kanat çırpışların hiçbir anlamı olmazdı. Dişi
sivrisineğin çıkardığı titreşimler, insan için ne kadar anlamsızsa,
erkek sivrisinek için de o kadar anlamsız olurdu. Böyle bir durumda erkek
dişiyi algılayamayacağından, çiftleşme gerçekleşmezdi.
Kuşkusuz bunun tersi de mümkündür. Erkek sivrisinekte üstün bir algılama
yeteneği olsa, fakat erkeği de dişisi de bütün sivrisinekler farklı
farklı frekanslarda kanat çırpsalardı, bu kez de erkekte üstün bir
algılama yeteneğinin bulunmasının bir anlamı olmazdı. Bu, her iki durumda
da sivrisineklerin daha o nesilde yokolması anlamına gelirdi.
Bu durum bizlere sivrisineklerin çiftleşmek için birbirlerini tanımalarını
sağlayan sistemin, daha ilk sivrisinek çiftinden itibaren varolması
gerektiğini gösterir. Bu denli hassas bir mekanizmanın birdenbire ortaya
çıkmasının tek açıklaması ise bilinçli bir yaratılıştır.
Çiftleşme gerçekleştikten sonra dişi sivrisinek, erkeğin spermlerini özel
bir kesede muhafaza ederek, haftalar boyu döllenmiş yumurta yumurtlayabilir.
Dişi sivrisinek çiftleşme anından itibaren kan emmeye başlar, çünkü
yumurtalarının gelişebilmesi için kana ihtiyacı vardır.
Namaz müminin miracı, mirac yolunda ışığı-burağı.. yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı.. kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı, gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biridir.
Efendimiz (sas) kudsî bir hadîslerinde, farz ibadetlere ek olarak, mü'mini daha çok Allah'a yaklaştıracak ve sevgisine mazhar kılacak birtakım nafile ibadetler de bulunduğuna işaret etmiştir. O (sas) şöyle buyuruyor: "Allah buyurdu: Kim veli bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona savaş açarım. Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir şeyle yaklaşmaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihâyet onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları kendisine ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de onu korurum..."1
Nafileler, farzları eksiksiz, daha büyük bir iştiyak ve huşu ile yerine getirmek, varsa eksikliklerini gidermek ve kâr hanesini zenginleştirmek üzere yapılan ek/ziyade ibadetlerdir.2 Farzlar belli
olduğundan, sayısını arttırmak mümkün değildir. Ama nafile ibadetlerin bir kısmı için sınır konmuş olsa da (mesela sabah namazının sünneti iki rekâttır, arttırılamaz), bazıları için sınır konmamıştır (meselâ nafile kurbanın sayısı gibi). Öyle ise, vakti ve durumu müsait olup ibadetle şahlanmak isteyen herkes, istediği kadar ikinci kategoriye giren nafile ibadetle meşgul olabilir.
Kulu Allah'a yaklaştıracak çok sayıda nafile ibadet veya taattan söz etmek mümkündür. Hattâ yeme içme gibi sıradan işlerimiz bile, niyetimize göre, bir nevi ibadete dönüşür ve birer Allah'a yakınlık vesilesi olabilir. Detayları ilgili eserlere havale ederek3, bu tür nafile ibadetlerden olan ve akşamla yatsı arasında kılınan evvâbîn namazından söz etmek istiyoruz.
Evvâbînin Anlamı Adı geçen namazı anlatmaya geçmeden önce, evvâb kelimesinin çoğulu olan evvâbînin anlamı
üzerinde durmak istiyoruz. Lügatlerde rucu eden, dönen mânâsına gelen bu kelime Kur'ân ve hadîste de geçtiği için, tefsir ve hadîs şerhlerinde genişçe incelenmiş ve şu anlamlarda kullanıldığı belirtilmiştir: Evvâbîn,
a. Her günahtan sonra tevbe eden, yeni bir günah işlediğinde hemen yine tevbe eden ve günahlarını unutmayan, b. Allah'ı çok tesbih eden, c. Her işinde Allah'a itaat eden, d. Kimsenin olmadığı yerlerde günahını itiraf edip tevbe ve istiğfar eden, e. Çok merhametli olan, f. Çok namaz kılan kimselerdir.
Kur'ân'da 'Evvâb', Hz. Süleyman, Hz. Davud ve Hz. Eyyüb (aleyhimusselâm) gibi peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilir. Malum ilk iki peygamber, mezelle-i akdam olan onca zenginlik, imkân ve mülklerine rağmen her işlerinde Allah'ın marziyatını aramış, adaletten ayrılmamış, tevazuu elden bırakmamış, şükretmiş ve evvâb kelimesinin anlamında ifade
edilen engin bir ibadet hayatı yaşamışlardır. Hz. Eyyüb (as) ise, altından kalkılması çok güç olan çeşitli imtihanlardan geçmiş ancak sabrederek sadece Rabb'ın rızasını aramıştır. Kim bilir belki evvâb vasfı bu hâllerinin bir neticesiydi.
Evbe kelimesine, özellikle tasavvuf ehli tarafından tevbenin zirvesi gibi bir anlam verilmiş ve konu şu şekilde izah edilmiştir: "Cezaya maruz kalma endişesiyle Hakk'a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O'nda fânî olma bir inabe, O'ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün müminlerin hâlidir ve وَتُوبُوا إِلَى اللّٰهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ "Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah'a sığının." âyetinde dile getirilmiştir (Nur, 24/31). İkincisi evliya ve mukkarrebînin vasfıdır; kâmetleri de, mebde' itibarıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ "Rabbinize inâbe ediniz." (Zümer, 39/54), müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ "Cenâb-ı Hakk'a saygı dolu bir kalble geldi"dir. (Kâf, 50/33) Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetleridir. Şiârları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ "O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah'a) rücûdaydı." (Sâd, 38/30, 44) şeklindeki İlâhî takdîr ve iltifattır. Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. Onlardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifade etmektedir. Hz. Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın, "Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim."4 sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir." 5
Kur'ân ve Sünnet'te
Evvâbîn Namazı Evvâbîn namazının anlatıldığı tefsir ve hadîs kaynaklarında bazı âyetlerden bu namaza işaretler olduğu beyan edilerek şu misâller verilmektedir:
a. Hz. Enes b. Malik (ra), "Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki kendilerine o âyetler hatırlatıldığında, derslerini hemen alır, secdeye kapanır, Rablerine hamd, O'nu takdis ve tenzih ederler, asla kibirlenmezler. Yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe içinde, rahmetinden de ümitli olarak Rablerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar." (Secde, 32/15–16) âyetinde geçen تَتَجَافَى جَنُوبُهُمْ عَنْ الْمَضَاجِعِ "yataklarından uzaklaşırlar/uyanık kalırlar" kısmının evvâbîn namazını kılanlara işaret ettiğini belirtir ve sözlerine şöyle devam eder: "Bu âyet akşamla yatsı arasını namazla geçiren
Ensardan bir grup hakkında nazil oldu." Başka bir yerde, "Bu âyet biz Ensar hakkında nazil oldu; zîrâ bizler akşam namazını kıldıktan sonra evlerimize gitmez, yatsıyı Allah Resûlü ile kılmak için bekler ve bu arada namaz kılardık." der. Beyhakî Sünenü'l-Kübra'sında bu görüşü Hz. Enes'in yanı sıra Hz. İbn Abbas, Ebû Hazım ve Muhammed b. Münkedir'e de isnad eder.6 Bilindiği gibi sahabeden, bu âyetin teheccüd namazına işaret olduğu da rivâyet edilmiştir.
b. Tâbiînden İbn Müleyke anlatıyor: Hz. Abdullah b. Zübeyr'e 'Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir' (Müzzemmil, 73/6) âyetini sordum, bana, 'Gecenin başlangıcı olan akşam namazından sonraki vakittir.' dedi. İbn Abbas'a sordum o da aynı şeyi söyledi.7 Hz. Enes bu vakitte namaz kılar ve 'Bu ne namazıdır?' şeklinde soranlara bu âyeti okuyarak cevap verirdi.8 İmam Gazzalî de gecenin ilk virdinin evvâbîn namazı
olduğunu belirtir ve bu âyete işaret ederek "Zîrâ gecenin kıyamı/ihyası/ilk virdi bu zaman dilimiyle başlar." der. Ayrıca وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ "Gecenin bazı vakitlerinde tesbih et.' (Tâhâ, 20/130) âyetinde geçen vakitlerden birisinin de akşam namazından sonraki vakit olduğunu söyler.9
c. Süfyan-i Sevrî'ye, "Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanırlar" (Âl-i İmrân, 3/113) âyetinde işaret edilen kişilerin hangi özellikleri olduğu sorulunca, bu kişilerin akşam ve yatsı namazları arasında ibadet ettiklerinin kendisine ulaştığını söyler.10
d. Yine Hz. Enes (ra), كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ "Onlar geceleri az uyurlardı." (Zâriyât, 51/17)
âyeti hakkında, "Onlar akşam ile yatsı namazları arasında uyumaz, namaz kılarlardı." tefsirini yapmaktadır. İrakî Tirmizî'nin şerhinde bu âyetin akşamla yatsı arasında namaz kılanlar hakkında nazil olduğunu sahih bir senedle rivâyet eder.11
e. Abdullah b. Ömer (ra), Efendimiz'in (sas) "Kim akşamla yatsı namazları arasında altı rekât namaz kılarsa evvâbînden yazılır." buyurduğunu söyler ve şu âyeti delil olarak okurdu: إنَّهُ كَانَ لِلْأَوَّابِينَ غَفُورًا "O evvâbîne karşı çok affedicidir."12
f. İmam Gazzalî, فَلاَ أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ "şafak vaktinin hakkı için" (İnşikak, 84/16) âyetini açıklarken şu izahı yapar: "Güneş batınca akşam namazını kılmalı ve akşamla yatsı arasını ihyâ ile meşgul olmalı. Şafak13, yani ufuktaki kızıllık kaybolunca, gecenin bu ilk
virdinin zamanı biter ve yatsı namazının vakti girer. Nitekim Allah bu vakte yemin etmiştir. Bu gecenin ilk ihyâsı/ilk virdidir ve kılınan namaza evvâbîn namazı denilir."14
Yukarıda zikredilen âyetlerin bazılarının tefsirinde, Arap cahiliye âdetlerinden birinin akşamla yatsı arasında uyumak olduğu, hattâ diledikleri her vakitte uyudukları ve İslâm'ın buna sınır getirdiği vurgulanarak, âyetlerde geçen gecenin bir diliminin bu vakte işaret ettiği belirtilmekte ve Efendimiz'in (sas) buna gaflet vakti dediği kaydedilmektedir.15 Cahiliye döneminde var olan bu vakitte uyuma âdeti bilinmeden de konu yeterince anlaşılmayabilir. Bu âyetlerin bir kısmının teheccüd namazı için de delil olarak zikredildiğini belirtmek gerekir. Bir âyetin birden fazla hususa işaret edebileceğini ise usûl ilminden haberdar olanlar bilirler.
Sahih hadîs kaynaklarında evvâbîn namazı ile ilgili Efendimiz'in (sas) söz
ve tatbikatını aktaran hadîs-i şerîfler bulunduğu gibi bu namazla ilgili sahabe tatbikatını anlatan çok sayıda malumat da bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını zikretmek istiyoruz.
g. Hz. Ebû Hüreyre'den Efendimiz'in (sas) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْمَغْرِبِ سِتَّ رَكَعَاتٍ لَمْ يَتَكَلَّمْ فِيمَا بَيْنَهُنَّ بِسُوءٍ عُدِلْنَ لَهُ بِعِبَادَةِ ثِنْتَيْ عَشْرَةَ سَنَةً "Kim akşam namazından sonra, aralarında kötü bir şey konuşmadan altı rekât (nafile) namaz kılarsa bu ibadeti on iki senelik (nafile) ibadet sevabına bedeldir."16
h. Hz. Aişe validemiz Efendimiz'in şöyle buyurduğunu bize aktarıyor: مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْمَغْرِبِ عِشْرِينَ رَكْعَةً بَنَى اللَّهُ
لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ "Kim akşam namazından sonra yirmi rekât (nafile) namaz kılarsa Allah ona Cennette bir köşk bina eder."17
j. Hz. Huzeyfe anlatıyor: "Allah Resulü'ne gelip onunla beraber akşam namazını kıldım. Kendisi yatsıya kadar namaz kılmaya devam etti."18
k. Hz. Ammar b. Yâsir akşam namazından sonra altı rekât namaz kılınca yanındakiler bu namazı sordular, o şu cevabı verdi: "Ben sevgili dostum Allah Resulü'nü gördüm akşam namazından sonra altı rekât kıldı." ve şunu ekledi "Kim akşam namazından sonra altı rekât kılarsa, denizköpüğü kadar günahı olsa bile affolur."19
l. Hz. Abdullah b. Ömer şöyle derdi: مَنْ صَلَّى أَرْبَعًا بَعْدَ الْمَغْرِبِ كَانَ كَالْمُعَقِّبِ غَزْوَةً بَعْدَ غَزْوَةٍ "Kim akşam namazından sonra dört rekât namaz
kılarsa gazve üstüne gazveye çıkmış gibi olur."20
m. Hz. Enes akşamla yatsı arasında namaz kılar ve 'muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir' (Müzzemmil, 73/6) âyetine işaret ederek "bu, gecenin ilk ihyâsı/ilk virdidir" derdi.21
n. Akşamla yatsı arasında Hz. Abdullah b. Mes'ud'un yanına her girildiğinde namazla meşgul olduğu görülürdü. O bu durumu izah sadedinde şöyle derdi: هِيَ سَاعَةُ غَفْلَةٍ "o gaflet zamanıdır."22
o. Hz. Selman-ı Farisî, Efendimiz (sas)'den naklen şunları aktarıyor: عَلَيْكُمْ بِالصَّلَاةِ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ فَإِنَّهَا تَذْهَبُ بِمُلَاغَاةِ النَّهَارِ وَتُهَذِّبُ آخِرَهُ "Akşamla yatsı arasındaki namaza dikkat edin, zîrâ bu namaz gün içinde eğlenme ve yanlış
işlere bulaşmadan ötürü oluşan mânevî kirleri giderir ve günün sonunu güzelleştirir."23
ö. Efendimiz'in (sas) azatlılarından Hz. Ubeyd'e, Efendimiz'in farz namazlar dışında bir namaz kılmayı emredip etmediği sorulduğunda, "Evet, akşamla yatsı arasında namaz kılmamızı emrederdi." cevabını verdi.24
Zikredilenlerin hâricinde, özellikle günlük virdleri detaylı bir şekilde ele alan İhyâ gibi eserlerde konuyla ilgili çok sayıda haber ve tatbikatın aktarıldığını belirtip bu kadarla iktifa etmek istiyoruz.
Evvâbîn Namazının Zamanı Sahih-i Müslim ve Müsned başta olmak üzere, bazı hadîs kaynaklarında Efendimiz'in (sas) kuşluk namazına da evvâbîn dediği rivâyet edilmektedir.25 Ancak ulema kuşluk namazına duhâ; akşamla yatsı arasında kılınan namaza ise evvâbîn namazı demişler ve durum bu şekilde iştihar etmiştir. Ayrıca ikisine de evvâbîn
denilebileceği kaydedilmiştir. Hattâ Abdurrezzak'ın Musannaf'ında şu rivâyet de vardır: "Kim sabahın sünnetini kılar sonra da cemaatle sabahın farzını eda ederse, o günkü namazı evvâbînin namazından sayılır, kendisi de muttakiler zümresine dâhil olur."26
İlgili eserlerde evvâbîn namazı daha çok 'akşamla yatsı arasında kılınan namaz' olarak geçmektedir ve bu konuda ümmetin kabulü vardır. Bu zaman diliminin gaflet zamanı olduğu, cahiliye döneminde hem müşriklerin hem de Yahudilerin bu zamanda uyudukları ve Efendimiz'in (sas) bu saatlerde uyumayı yasakladığı da aktarılmaktadır. Hz. Enes (ra), bu vakitte uyumayı soran kişiye, "Yanları yataklardan uzaklaşır (uyumayıp ibadet için kalkarlar.)" (Secde, 32/16) âyetinin bu zamana işaret ettiğini belirterek, uyumanın uygun olmadığını belirtmiş ve Efendimiz'in yatsıdan önce yatmayı yasakladığını belirtmiştir.27 Hz. Abdullah b.
Abbas وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا "(Mûsa), bir gün, halkın habersiz olduğu (gaflet içinde olduğu) bir sırada şehre girdi." (Kasas, 28/15) âyetinde geçen gaflet zamanının, akşamla yatsı arasındaki zaman olduğunu belirtmektedir.28 Hz. Amr b. Âs ise, "evvâbîn namazı akşamla yatsı arasındaki boşluktadır, ta halk yatsıya yönelinceye kadar." demiştir.29
Akşamla yatsı arasına hem evvâbîn hem de gaflet zamanı denilmesinin hikmeti şu olabilir: Nefis gün boyu yaşadığı yorgunluk, işlediği günahların kasveti ve yenilen akşam yemeğinin ağırlığından ötürü dinlenmeye, kendini salmaya ve bu saatleri gaflet içinde geçirmeye meyyal olduğundan gaflet zamanıdır. Diğer taraftan nefsin isteklerine baş kaldırıp, gün boyu yapılan hataların açtığı yaraları sarmaya, gecenin ilk virdini canlı
geçirmeye, günlük manevî hâsılatın leh ve aleyhteki hesabını yapmaya yönelen ve bu arada çokça istiğfar edenler ise evvâbîn zümresindendirler. Zîrâ nefsin arzularından yüz çevirip Rabb'in isteklerine rucû etmişlerdir.
Rekât Sayısı Teravih ve teheccüd namazı dâhil, nafile namazların hemen hepsinin rekât sayısı konusunda Efendimiz'den (sas) farklı birkaç uygulama rivâyet edilmiştir. Rahmet Peygamberi'nin rahmetinin tezahür ettiği hususlardan birisi de bu olmalıdır. Zîrâ nafile ibadetler, farzlar gibi olmayıp bir nevi ihtiyarîdir ve kişinin hâl ve durumuna göre bunları az veya çok eda etmesi mümkündür. Nafileler için alt sınır, söz konusu ibadetin ibadet sayılmasını sağlayacak bir miktarda olmasıdır denilebilir. Meselâ namaz için bu iki rekâttır.30 Onun için bütün nafile namazların en azı iki rekâttır. Evvâbîn için de bu miktar en alt sınırdır, denilebilir.
Konuyla ilgili yukarıda birkaçını verdiğimiz rivâyetlerde farklı rakamlar bulunmaktadır. Meselâ Hz. Ebû Hüreyre ile Hz. Ammar b. Yâsir altı rekât olduğunu rivâyet etmişlerdir. Ancak rivâyet edilen metinde 'akşam namazından sonra' ifadesi olduğundan bu rakama akşamın son sünnetinin dâhil edildiği, dolayısıyla evvâbînin dört rekât olduğu izahı yapılmıştır. Hz. Aişe Validemiz'den rivâyet edilen yirmi rakamına, yatsının ilk sünneti hâriç, akşam ve yatsı namazlarının toplamıdır denilmiştir. Buna evvâbînin dört rekâtı dâhildir. Nitekim Hz. Abdullah b. Ömer'e göre de evvâbîn dört rekâttır.
Sonuç olarak şu denilebilir: Yukarıda da işaret edildiği gibi nafile bir ibadet olan evvâbînin en azı iki rekât olmakla beraber, rivâyetler en uygun rakamın dört olduğu noktasında birleşmektedir. Hanefilerin görüşü de bu yöndedir.31
*Iğdır Üniv. İlâhiyat Fak.
Öğrt. Üyesi. ayuce@...
Dipnotlar 1. Buharî, Rikâk, 38. 2. Rağıp el-İsfahanî, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'ân, 766. 3. Mesela bkz. Hikmet Yüceoğlu, Nafile İbadetler, Rehber Yayınları, İzmir, 2006. 4. Buhârî, Deavât, 3; Müslim, Zikir, 41, 42. 5. F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri I, 18–24. 6. Ebû Davud, Tetevvu', 22; Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, III, 19; Vahidî, Esbabu'n-Nüzûl, 404. 7. Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, III, 19 8. Neylü'l-Evtar, IV, 336. 9. Gazzalî, İhya, I, 342. 10. Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, III, 19. 11. Neylü'l-Evtar, IV, 336. 12. El-Bahru'r-Raik, IV, 234. 13. Şafak dilimizde, güneş doğmadan az önce beliren aydınlığa da denir. 14. Gazzalî, İhya, I, 342. 15. Kurtubî, XIV, 101. 16. Tirmizî, Mevakît, 204; İbn Mace, İkame, 113. 17. Tirmizî, Mevakît, 204; Ebû Ya'la, Müsned, X, 205. 18. İbn Hanbel,
Müsned, V, 392. 19. Ebû Nuaym el-İsfahanî, Ma'rifetu's-Sahabe, XIV, 486. 20. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 103. 21. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 102. 22. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 102. 23. Abdurrezzak, Musannaf, III, 44; Kenzu'l-Ummal, VII, 387. 24. İbn Hanbel, Müsned, V, 431. 25. Müslim, Müsafirîn, 143; Müsned, IV, 366. 26. Abdurrezzak, Musannaf, III, 58. 27. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 230. 28. İbn Ebî Hatim, Tefsir, LI, 341. 29. Kurtubî, XIV, 101. 30. İmam Şafiî gibi müctehidîn-i izamdan bazı zevatın, Efendimizin uygulamalarına dayanarak namazın en azının bir rekât olduğunu belirttiklerini kaydetmeliyiz. Ancak bu görüş sadece vitir namazı için uygulanmaktadır. Diğer hiçbir namaz sadece bir rekât olarak kılınmamaktadır. 31. Geniş bilgi için bkz: Bedaiu's-Sana'i, III, 130; Bahru'r-Raik, IV, 249; Mecme'u'l-Enhur, I, 411.
Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmâil'den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedâkarlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.
Kurban Bayramı'nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle,
hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.
İmana mazhariyetin, Hakk'a kulluğun, kullukta şuûrun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur "İşte kitap bu!" der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. derken ruhlarımıza gelip vâsıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inâyet kanatlı duâlar, münâcâtlar, sızlanışlar, âdetâ tabiatlarımızı aşan semâvî bir mana, bir hâl ve bir te'sire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkan daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirilmeye layık birer kıymet alır; alır da, rûhânî
zevklerle coşmuş vicdanlar "lûtfunu artır Allah'ım!" der daha da mest olmak isterler.
Bayramda apayrı bir his tufanı yaşarız
Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve rûhânî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekânlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın ilâhî vâridatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevîleştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaadlere doğru akarız.
Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pür-neşe kesilir ve kendimizi havâî fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccâde üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin te'siriyle içten içe mumlar gibi eririz.. bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde görürüz ki, "böylesinden daha mükemmeli olamaz" der, kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.
Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, câmilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur'an'lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de bir tûfan halini alır.
Husûsiyle hacc esnasında hemen her yerin umûmî lisanı ve umûmî şîvesi olan "tekbir"ler ve "telbiye"lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama, her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalblerimiz de ilâhî rıdvân avında olarak...
İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruhun ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismâniyetin küllerini sağa-sola savurur; vicdanın bir köşesinde muhâfaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. ve o alev, o harâret, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız
ÖZETLE:
1- Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmâil'den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, fedâkarlık, hasbîlik ve teslimiyet sembolü olarak gelmiştir. O, gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır.
2- Kurban Bayramı'nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir, inler. Minarelerden yükselen temcidler dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır.
3- Bayramlarda imana mazhariyetin, Hakk'a kulluğun, kullukta şuûrun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur "İşte kitap bu!" der ve talihimize tebessümler yağdırırız. ZAMAN
27 Kasım 2009, Cuma
haftanın Duası
Ey Yücelerden Yüce Rabb'im! Bütün mal ve mansıp sahipleri kapılarını sürmelediler. Sen'in yüce dergâhının kapısı ise asla kapanmaz ve dilekte bulunanlara her zaman açıktır.
Ya İlâhî! Ulu dergâhına sığınan bu kimsesiz kulunu kapından kovacak olursan ben gidip hangi kapıya iltica edebilirim ki! İlâhî! Yakınlığından mahrum edersen beni, o zaman ben kimin yakınlığını umabilirim ki! ZAMAN
[His Dünyası] Akyol
Gördüm nûrlu geleceği rüyâmda bir gece,
Işıklar yağıyordu her tarafa sessizce...
Âhenkle işleyen bir saat gibiydi işler;
Bir bir silinip gitmişti asırlık teşvişler.
Herkes biri birine yürekten bakıyordu;
Somaki musluklardan kevserler akıyordu.
Tertemiz çehreleriyle geçerken kudsîler,
Ümitlerimize birer fer salıp geçtiler.
Yeni bir dünya kuruyorlardı; harıl harıl...
Her taraf gökle yarışır gibi; pırıl pırıl!
Geçtikçe tekmil bu şimşek bakışlı yiğitler,
Anladım, muştusu verilen zamanmış meğer.
Civanlar gördüm yüzlerinde gariplik rengi,
Hükmettim ki bunlar, o ilk kudsîlerin dengi.
Dolaştım her tarafı usanmadan, bezmeden;
Ziyâ içenlere erdim bir kadîm çeşmeden...
Şükranla gerilip gezenler vardı kol kola..
Sonra teker teker ulaştı herkes AKYOL'a...
M. Fethullah Gülen
Hayatımda üç kere hac nasip oldu
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, hac hatıralarını anlatıyor: "Cenâb-ı Hak, hayatımda üç defa hacca gitmeyi nasip etti. -Ona binlerce hamd ve sena olsun- 68'li yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı, ilk defa görevli olarak hacca üç kişi göndermişti. Eskişehir ve Denizli müftüleriyle beraber bir de fakiri vazifelendirmişlerdi. Görevimiz ise, oradaki hacıların durumunu tetkik edecek ve yapılacak iyileştirme çalışmalarıyla ilgili rapor hazırlayıp, bu mevzuda yapılacak şeylere ışık tutacaktık.
İkincisinde; kendisine hac farz olduğu halde gidemeyen çok yakın bir dostumuzun pederi namına gitmiştim. Aslında bu şekilde bir hacca gitmeyi hiç istemezdim. Çünkü öyle birinin namına yapılacak bir hac, bana çok ağır gelirdi. Ama oraları özlemiştim. Bu vesileyle de o dostla beraber ikinci kez o kudsî yolculuğa çıktık.
Diğeri ise, medyada aleyhimize şiddetli bir kampanya başlatılmıştı. Buna karşı ruhumda duyup hissettiğim sıkıntılarla, yine hasretini çektiğim o kutsal mekânlara gidip, dua etme ve o arındırma muslukları altında yıkanma ihtiyacını duydum. Cenâb-ı Hakk imkân verdi ve 1986'da üçüncü kez yeniden hacca gitmek nasip oldu.
Kâbe'yi ve Ravzâ-i Tâhire'yi ilk gördüğümde öyle bir ruh haline büründüm ki, tarifi mümkün değildir. Hani, benim gibi birine olmaz; ama farz-ı muhal, o anda cennetin bütün kapıları ardına kadar açılsa ve cennete davet edilseydim, herhalde oralardan ayrılıp cennete gitmeyi arzu etmezdim. Harem-i Şerif'te ve Ravza-i Tâhire'de bulunmak bana öyle ledünni bir haz ve lezzet vermişti...
Kestanepazarı'ndaki talebelere hep apayrı bir gözle baktım. İslam âlemine ait büyük kurtuluşun hiç olmazsa bir bölümünü onların temsil ettiğine inanıyordum. Hacca giderken onların isim listelerini yanımda götürmüştüm. Hepsine orada teker teker dua ettim. Ayrıca tanıdığım birçok kimseye de ismen dua ettim. O sırada bütün Türkiye çapında tanıdıklarımın sayısı bugünle kıyas edilemecek ölçüde azdı. Onun için hepsini ismen zikredebilmiştim.
Bu ilk hacda unutamadığım hatıralarımdan biri de şudur: Harem-i Şerif'te, bilhassa cemaatle namaz kılarken, renk renk çiçekleri andıran cemaatlerin topluca rükû ve secdeye varışlarını seyretmek bana apayrı duygular ilham ediyordu. Orada, her renkten insan, kendine has urba ve giysileri içinde renk renk açmış nadide çiçekler gibiydi. Harem-i Şerif bunlarla, bağrında her mevsimin çiçeğini bitiren bir çiçek bahçesine benziyordu. Bu manzarayı seyretmek için rükû ve secdelere biraz gecikerek gidiyordum. Ve kendimi böyle yapmaktan alıkoyamıyordum. ZAMAN
Sözün Özü
Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa havada uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolda yürüyor gibi oluruz.
Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da, çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz. ZAMAN
Bir insanın haddini bilmesi, teklif edilen bir makam-mansıp karşısında hemen ileri atılmaması, hevesleriyle hareket etmemesi, o işe liyakat sahibi olup olmadığını iyi değerlendirebilecek kimselerin kanaatlerine göre tavır belirlemesi, gerekiyorsa müstağni davranması ve bir başkasını o işe teklif etmesi ama şartlar ne olursa olsun kendine terettüp eden bir vazifeden de kaçmaması gibi hususlar bir yönüyle iffetin çerçevesine dâhildir.
Öyle ki, bu duygu ve düşüncelerle omuzlanılan bir vazifenin hakkını vermeye "meslek namusu" ya da "meslek ahlakı" denilegelmiştir. Her doktor, öğretmen, üniversite hocası, avukat, asker, savcı ya da hâkim kendi mesleğine ait bazı disiplinlere uymak, bir kısım kural ve kaidelere göre iş yapmak ve "meslek ahlakı" dediğimiz değerler bütününe sadık kalarak çalışmak zorundadır. Dolayısıyla, böyle kurallı, bir intizam içinde ve hakperestçe çalışma da iffetin farklı bir yanı olarak değerlendirilebilir.
Ayrıca, söz ve yazılarımızda sık sık kullandığımız ve bazen "fikir namusu" bazen de "düşünce iffeti" olarak zikrettiğimiz bir husus daha vardır. Özellikle, heva ve hevesi fikir suretinde takdim etmeme; ulvî ve derin hakikatleri anlatırken fantastik ve muğlak ifade avcılığı yapmama, fakat pespâye sözlere ve bayağı ifadelere de yer vermeme; kullandığımız hemen her kelimeyi bir mücevherci titizliğiyle seçerek dilin saffetini korumaya çalışma ve okuyucuyu mutlaka hayra, güzele sevk etme gibi konularda hassas davranma da iffetin bu çeşidini oluşturmaktadır.
Aslında, düşünce iffetini yakalamak ve korumak için tahayyül ve tasavvur planındaki duyguları dahi temiz tutmaya çalışmak gerekir. Çünkü fikir, söz ve ameller bir yönüyle hayalde mayalanır. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Fena duygular, seni hayallerinde yakalayınca, ilk fırsatta hemen onlardan kurtulmaya çalış; yoksa bir müddet sonra götürüldüğün yerden geriye dönemezsin" demektedir. Evet, bir şeytanî ok gelip hayalinize çarptığı zaman dönebiliyorsanız hemen geriye dönmeli ve zihninizde meydana gelen yırtığı vakit geçirmeden dikmeye çalışmalısınız. O ok daha derinlere nüfuz etmeden ve aldığınız yara sizi öldürecek seviyeye ulaşmadan bir tabyaya sığınmalı, ezelî düşmanınızın saldırılarından korunmalısınız. Aksi halde, bazı
hayal deryalarına yelken açmış olur, onun dalgaları içinde savrulur durur ve sahile çıkmaya yol bulamayacak kadar kıyıdan uzaklaşırsınız. Öyleyse, yol yakınken ve iradenizin gücü yetiyorken kötü duygu ve fena tutkulardan kurtulmalısınız!..
BAKMA TİRYAKİSİ OLMAYIN
Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i sahîha "sedd-i zerâî" adı altında bu mevzuya vurguda bulunmakta ve farklı hadiseler münasebetiyle farklı ifadelerle bu hususu nazara vermektedir. Bildiğiniz gibi; "sedd" menetme ve engellemenin adıdır; "zerâî" de sebep ve yol manasına gelen "zerîa" kelimesinin çoğuludur. "Sedd-i zerâî" ise, fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Mesela, zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. Bunun için, Kur'an-ı Kerim, "Zina etmeyin", "Yetim malı yemeyin" emrini ifade ederken "Zinaya yaklaşmayın", "Yetim malına yaklaşmayın" şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı emretmektedir.
Evet, göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür, bir kılıfa girer.. ve sonra bu vetire insanın iradî davranışlarına tesir eder; el tutar, ayak gider... Dolayısıyla, daha tahayyül durağında iken günahın önü kesilmeli; onun tasavvura ve sonrasına ulaşmasına mani olunmalıdır. Mesela; harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz. Gözünüze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter. Fakat nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir "bakma tiryakisi" olursanız
artık geriye dönme ihtimaliniz azalır. Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden ayrılmış sayılırsınız. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, "İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni" dediği gibi, Allah muhafaza, o günah deryası, dalgaları arasında sizi evirir çevirir ve kıyıya çıkmanıza izin vermez.
Kenarına yaklaşma ki uçuruma düşmeyesin
Dolayısıyla Allah'la irtibatın kesintiye uğramadan devam etmesi için öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahillerinde asla dolaşmamak icap eder.
ÖZETLE:
1 - "Sedd-i zerâî", fenalıklara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır.
2 - Göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür ve bu, insanın iradî davranışlarına tesir eder.
3 - Allah'la irtibatın kesintisiz devam etmesi ve her anlamda iffetin ve Hak rızasının tahsili için öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahillerinde asla dolaşmamak icap eder. ZAMAN
Altın Saçlı Bahar
Bu mevsim o kadar coşkun ki sular,
Çığlık çığlık vadi, dere inliyor.
Sular gibi köpürüyor duygular,
"Gel Sonsuz'a yelken açalım" diyor.
Nûr yağıyor, ışık sarmış her yanı,
Zaman artık sevinç, neş'e zamanı..
Beklemiştik mevsimlerce bu ânı,
Bir bir ölenler bir bir diriliyor...
Her yanda güzellik, her yanda âhenk,
Geçmişteki muhteşem günlere denk..
Ve bahçelerimizde hevenk hevenk,
Bir başka tatta meyveler eriyor...
Duygularla dolu esiyor rüzgâr,
Kabarıyor denizlerde dalgalar;
Dağda bayırda altın saçlı bahar,
Bin bir renk ve desenle tülleniyor.
... Ve yarınlar daha aydın olacak;
Dünya yeniden ışıkla dolacak..
Yıllanmış karanlıklar boğulacak,
Muştusu ULU DÎVÂN'dan geliyor.
M. Fethullah Gülen
Üç iffet kahramanı
Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden "zıllullah"a sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir.
Zira namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini "Ben Allah'tan korkarım" çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir.
Hazreti Ömer'in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan delikanlı da o ismet ufkunun temsilcilerindendir. O da bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire "Allah'a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar." (A'raf, 7/201) mealindeki ayeti hatırlamış; Cenab-ı Allah'tan hayâ etmiş; günah eşiğinden geri dönmüştür.. dönmüştür ama vicdanı o kadarcık bir meyli bile iffetine yakıştıramamış, gönlü Allah korkusundan hasıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Bedeni oracığa yığılıp kalsa da "iffet şehidi" ya da "ismet şehidi" denebilecek o yiğidin hatırası da bir yâd-ı cemil olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
"Mağara hadisi" olarak da bilinen bir hadis-i şerifte de yine böyle bir iffet kahramanından bahsedilmektedir. Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile edinerek Cenab-ı Hak'tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Her birinin duasıyla kaya biraz hareket eder ve nihayet o üç arkadaş kurtulurlar. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışına tevessül ederek niyazda bulunur; sonuncusu da, çalıştırdığı işçinin ücretini veremeyince onun parasını işletip nemalandırarak sonunda eksiksiz teslim edişi hürmetine rahmet-i ilahiyeden yardım ister. İkinci şahıs ise, "Allah'ım! Amcamın bir kızı
vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim ama bana hiç yüz vermedi. Fakat bir kıtlık senesinde elime düştü. Ona kendini teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim, mecburen kabul etti. Ne var ki arzuma nail olacağım sırada, "Allah'tan kork da iffetime dokunma!" dedi. Ben de, o söz üzerine, insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim parayı da geri almadım. Allah'ım eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!" diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah'a arz eder.
İşte, bu üç misaldeki afîf insanların ortaya koyduğu kahramanlıklar herkese müyesser olmaz. Bunlar, çok istisnaî olan irade zaferleridir. O türlü durumlarda devrilmeme her insanın ulaşabileceği bir başarı değildir. Pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır.
Haftanın Duası
Ey kendisinden istekte bulunulanların en cömerdi ve ey talepleri yerine getirenlerin en hayırlısı Yüce Rabb'im!.. Bilerek ya da bilmeyerek işlediğim günahlardan dolayı beni yarlığamanı ve hususi himayene, ilahî riâyetine almanı diliyorum. Sana karşı her an kulluk şuuruyla yaşayabilmenin kapısını ve ihsan sırrını benim için aç; beni peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin ve sâir sâlih kulların yoluna hidayet eyle.
Sözün Özü
Aklın, sahip olduğu potansiyeli değerlendirebilmesi, dinle irtibatını devam ettirerek meselelerini onun muhkemâtına bağlı götürmesine vâbestedir. Zira akıl dinin emrine girip ona tâbi olduğu, meselelerini dinin referansına bağladığı takdirde gerçek kıvamını bulabilir. İşte bu yapılabildiği takdirde akıl, sınırlılığı içinde kendisinden beklenen birçok fonksiyonu icra edebilir.